IV.
Kırmızı
Bisiklet
İnsan
çocukluğundan geriye neyi hatırlar? Bir oyuncağı mı? Bir bayram sabahını mı? Bir
öğretmenin sesini mi? Yoksa hiç fark etmeden içine yerleşen küçük bir mutluluğu
mu? Ben çocukluğumu düşündüğümde önce bir renk gelir aklıma. Kırmızı. Sonra
demirin güneşte ısınan kokusu...
Ve babamın
cebinde defalarca katlanıp açıldığı için kenarları yumuşamış banknotlar...
"...Hatırlıyor
musun?"
Ağabeyimin
sesi koridorda yankılandı. Ben cevap vermedim. Çünkü artık hastanede değildim. Yıllar
önce, Mersin'in dar sokaklarından birinde yürüyordum. Babam önümdeydi. Ben
arkasında. Her zamanki gibi. Babam hızlı yürürdü. Ben koşarak yetişirdim.
"Baba,
yavaş..." Durdu. Her zamanki gibi hiçbir şey söylemeden arkasını döndü. Ben
yanına gelince yeniden yürümeye başladı. O zaman bunun sevgi olduğunu
bilmiyordum. Şimdi biliyorum. Bazı insanlar "Seni seviyorum." demez. Sadece
seni bekler.
Bisiklet
dükkânı, eski çarşının köşesindeydi. Daracık bir dükkândı. Kapısının önüne
onlarca bisiklet dizilmişti. Kimisinin gidonu yamuktu. Kimisinin selesi
yırtılmıştı. Ama en yukarıda, tavandan sarkan bir bisiklet vardı.
Kırmızı.
Güneş
vurdukça neredeyse ateş gibi parlıyordu. İlk onu gördüm. Sonra başka hiçbir
şeye bakmadım. "İşte bu..." dedim kendi kendime. Babam benim baktığım
yere baktı. Hiçbir şey söylemedi. Dükkân sahibi bizi görünce ayağa kalktı.
"Hoş
geldiniz ağabey."
Babam
başıyla selam verdi.
"Çocuk
için bakıyoruz."
Adam
gülümsedi.
"İlk
bisiklet mi?"
Babam bana
baktı.
"Evet."
Adam
tavandaki kırmızı bisikleti indirirken ben nefesimi tutmuş gibiydim. Lastiklerine
dokundum. Gidonuna... Fren koluna... Pedallarına... Her yerine. Sanki dokununca
benim olacakmış gibi. "Beğendin mi?" diye sordu adam.
Başımı
öyle hızlı salladım ki neredeyse boynum ağrıyacaktı. Babam sessizce etikete
baktı. Sonra cebine elini attı. İlk cebi. Sonra diğerini. Sonra ceketinin iç
cebini. Katlanmış paraları çıkardı. Tek tek düzeltti. Saymaya başladı. Ben
paraya bakmıyordum. Ben sadece bisiklete bakıyordum. Çocuklar fiyat bilmez. Hayal
bilir.
Adam paraları saydı. Sonra bir eksik kaldığını söyledi. Babam cebini tekrar yokladı. Boştu. Yüzündeki ifade hiç değişmedi.
"Peki."
dedi.
"Bir
ay sonra alırım."
O cümleyi
duyunca dünya bir anda sessizleşti. Bisiklet hâlâ önümdeydi. Ama artık bana ait
değildi. Babam dükkân sahibine teşekkür etti. Kapıya yöneldi. Ben arkasından
çıktım. Hiç konuşmadım. Yürüdük. Sokağın sonuna kadar. Babam yine öndeydi. Ben
yine arkasında. Bu kez yetişmek için koşmuyordum. Başım öndeydi. Çocukların
hayal kırıklıkları sessiz olur. Bir süre sonra babam durdu. Arkasını döndü.
"Niye
sustun?"
"Bir
şey yok."
"Üzüldün."
"Yok."
Yalan
söylemeyi beceremiyordum. Gözlerim çoktan dolmuştu. Babam çömeldi. Hayatım
boyunca çok az yaptığı bir şeyi yaptı. İki elini omuzlarıma koydu.
"Bak."
dedi.
"Her
istediğini aynı gün alamazsın." Sustum.
"Ama
çalışırsan..." Cümlesini tamamlamadı.
Ayağa
kalktı. Yürümeye devam ettik. Ben o gün sadece bisikleti alamadığımızı sandım. Meğer
babam bana beklemeyi öğretiyormuş.
Aradan
yaklaşık iki ay geçti. Ben artık bisikletten bahsetmiyordum. Çocukların güzel
tarafı budur. Hayal kurarlar. Sonra unuturlar. En azından unuttuklarını
sanırlar. Bir cumartesi sabahı babam erkenden uyandırdı beni.
"Hadi."
"Nereye?"
"Gel."
Üzerimi
giyindim. Yolda yine konuşmadık. Yine aynı sokaklardan geçtik. Yine aynı
çarşı... Aynı dükkân... Kapıya geldiğimizde kalbim hızlandı. Kırmızı bisiklet
hâlâ tavandaydı. Dükkân sahibi bizi görünce güldü.
"Demek
geldiniz."
Babam
cebinden bu kez aynı buruşturulmuş paraları çıkarmadı. Yeni çekilmiş maaşın
verdiği düzgün banknotları uzattı. Adam paraları saydı. Gülümsedi.
"Hayırlı
olsun."
Bisikleti
bana doğru çevirdi. Gidonunu tuttum. İnanamadım. Gerçekten benimdi. Babama
baktım. O ise bisiklete bakmıyordu. Bana bakıyordu. Yüzünde küçücük bir
gülümseme vardı. Kısaydı. Her zamanki gibi. Ama o kadar içtendi ki, yıllar
sonra bile unutamadım.
"Düşe
kalka öğren." dedi.
Başka
hiçbir şey söylemedi.
İlk gün
gerçekten düştüm. Hem de defalarca. Dizlerim parçalandı. Dirseğim kanadı. Mahallenin
çocukları güldü. Ben yeniden bindim. Tekrar düştüm.
Babam
uzaktan izliyordu. Hiç koşup kaldırmadı. Annem dayanamadı.
"Git
yardım et çocuğa."
Babam
başını iki yana salladı.
"Kalksın."
"Canı
yanıyor."
"Geçecek."
Akşam eve
topallayarak girdim. Annem tentürdiyot sürerken yüzümü buruşturuyordum. Babam
kapının önünde oturmuş çay içiyordu. Bana baktı. Sonra sadece şunu söyledi.
"Bugün
düştün."
Başımı
salladım.
"Yarın
daha az düşeceksin."
Yoğun
bakımın önünde otururken fark ettim. Hayatım boyunca sadece bisikletten
düşmemiştim. Evlilikten düşmüştüm. Hayallerden düşmüştüm. İş hayatında
düşmüştüm. Dost sandığım insanların içinden düşmüştüm. Annemi kaybedince
düşmüştüm.
Şimdi
babamın yatağının başında yine düşüyordum.
Ama her
düştüğümde, farkında olmadan aynı sesi duyuyordum.
"Yarın
daha az düşeceksin."
Babam bunu
sadece bisiklet için söylememişti. Hayat için söylemişti.
Ben ise
anlamak için kırk altı yıl beklemiştim.
Koridorun penceresinden sabah güneşi içeri süzülüyordu. İlk kez üç gündür dikkatle dışarı baktım.
Hastanenin bahçesinde küçük bir çocuk, dedesinin elinden tutmuş yürüyordu. Bir ara koşmak istedi. Dedesi bırakmadı. Sonra eğilip onun ayakkabısının bağını bağladı. Çocuk sabırsızlandı. Dedesi gülümsedi. Ben gözlerimi kapattım.
İnsan,
babasının sevgisini çoğu zaman çocukken değil, baba olmaya başladığında
anlıyor.
Ve
bazen...
O gerçeği
anladığında, teşekkür etmek için çok geç kalmış olabiliyor.
—Hâkimyâ