Yarım Kalan 25

 XXV

Babalar Konuşmaz

Babam çok konuşan bir adam değildi. Çocukluğum boyunca bunu eksiklik sanmıştım. Arkadaşlarımın babaları yüksek sesle gülerdi. Uzun uzun nasihat ederdi. Omuzlarına vurur, şakalaşır, bazen de kızarlardı. Benim babam ise daha çok susardı. Sorarsan cevap verirdi. Sormazsan sessiz kalırdı. Çocuk aklımla bunu sevgisizlik sanmıştım. Büyüyünce anladım. Bazı insanlar sevgilerini kelimelerle değil, ömürleriyle anlatıyorlarmış.

 

Koridorda otururken yan taraftaki sandalyeye elli yaşlarında bir adam geldi. Elinde küçük bir poşet vardı. İçinden bir simit çıkardı. İkiye böldü. Yarısını bana uzattı.

"Al."

"Teşekkür ederim, canım istemiyor."

"Canın istemez zaten." Simiti geri çekmedi.

"Yine de al."

İstemeye istemeye aldım. Bir lokma kopardım. Adam da yemeye başladı. Bir süre hiç konuşmadık. Sonra kendi kendine söylenir gibi konuştu.

"Benim içerideki de babam."

Başımı çevirdim.

"Kaç yaşında?"

"Seksen iki."

"Maşallah."

"Maşallah deme."

Acı bir gülümseme yayıldı yüzüne.

"İnsan babasına yaş yakıştıramıyor."

Bu cümle koridorun içinde asılı kaldı. Gerçekten de öyleydi. Çocukken babamız bize dünyanın en güçlü insanı gibi görünüyordu. Sonra saçlarına ak düşüyordu. Yürüyüşü yavaşlıyordu. Gözlük numarası büyüyordu. Ellerindeki damarlar belirginleşiyordu. Ama insanın zihni buna bir türlü alışmıyordu. Babalar yaşlanmamalıydı. Biz öyle öğrenmiştik.

 

Adam simidin son lokmasını da yedi. Poşeti katlayıp cebine koydu.

"Ben gençken babama çok kızardım." dedi.

"Neden?"

"Hiç beni övmezdi."

Başımı kaldırdım. Sanki kendi cümlemi duymuştum.

"Ne yaparsam yapayım..."

"...'İyi olmuş.' der geçerdi."

Derin bir nefes aldı.

"Yıllarca sevmedi beni sandım."

Koridorun sonuna baktı.

"Geçen yıl annem öldü."

"Sandığını öğrendin mi?"

"Evet."

"Nasıl?"

"Babam ağladı."

Sustu.

İkimiz de sustuk.

"Biliyor musun?" diye devam etti.

"Annem dedi ki..."

"'Baban sen uyuduktan sonra odana girerdi.'"

Şaşkınlıkla yüzüne baktım.

"'Üstünü örterdi.'"

Adamın sesi çatallandı.

"'Sabah üşümesin.' dermiş."

Gülümsedi.

"Ama bana bir kez bile söylemedi."

Başını iki yana salladı.

"Babalar garip insanlar."

Ben de istemsizce gülümsedim.

"Evet."

"Seviyorlar."

"...ama söyleyemiyorlar."

 

Adam kalktı. Elini omzuma koydu.

"İnşallah ikimiz de babalarımızı yürüyerek çıkarırız buradan."

"Amin."

Koridorun öbür ucuna doğru yürüdü. Bir daha konuşmadık. Belki bir daha hiç karşılaşmayacaktık. Ama bazı insanlar hayatına sadece bir cümle bırakmak için giriyor.

 

Onun ardından uzun süre düşündüm. Ben de babamın beni hiç sevmediğini düşünmedim. Ama beni gördüğünü de pek hissetmedim. İlkokulda takdirname aldığım gün... Kâğıdı önüne koymuştum. Şöyle bir bakmıştı.

"Güzel." demişti.

Sonra gazeteyi okumaya devam etmişti.

Oysa ben... Saatlerce beni övmesini beklemiştim. Üniversiteyi kazandığım gün...

"İyi." demişti.

İşe başladığım gün...

"Hayırlı olsun." demişti.

Evlenirken...

"Mutlu olun." demişti.

Cümleleri hep kısaydı. Ama şimdi hastane koridorunda otururken ilk kez başka bir ihtimali düşündüm. Belki söyleyebildiği buydu. Belki içindekini kelimelere çevirmeyi hiç öğrenememişti. Belki dedem de ona sarılmamıştı. Belki onun babası da onu övmemişti. Sevgi bazen kuşaktan kuşağa eksik aktarılıyordu. Kimse kötü olduğu için değil... Kimse nasıl yapılacağını bilmediği için.

 

Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan büyük oğlumdu.

"Baba."

"Efendim oğlum."

"Dedem nasıl?"

"Bekliyoruz."

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra çekinerek sordu.

"Sen iyi misin?"

Bu soruya hazırlıklı değildim. Çocuklar babalarına bunu pek sormaz. En azından ben sormamıştım. Boğazım düğümlendi.

"İyiyim." dedim. Yalan söyledim.

Ama sesim titremiş olacak ki hemen anladı.

"Baba..."

"Evet."

"Kendine dikkat et."

Telefon kapandı.

Uzun süre elimde öylece kaldı. İçimde ince bir sızı dolaştı. Ben yıllarca babamın bana söylemesini beklediğim cümleyi... Oğlum bana söylemişti.

"Kendine dikkat et."

Belki hayat böyleydi. Eksik kalan bazı sevgiler tamamlanmıyordu. Ama yön değiştiriyordu. Babandan alamadığını... Çocuğuna verebiliyordun. Ya da çocuğundan duyabiliyordun.

 

Akşam üzeri hemşire dışarı çıktı.

"Mahmut Bey."

"Evet."

"Babanızın kısa süreliğine bilinci açılırsa sizi çağırabiliriz."

Kalbim hızlandı.

"Konuşabilir miyim?"

"Bilmiyoruz."

"Elini tutabilir miyim?"

Hemşire gülümsedi.

"Belki."

Belki...

O gün dünyanın en güzel kelimesiydi. Çünkü umut bazen kesin cevaplarla değil... İhtimallerle yaşamayı öğreniyordu. Koridordaki sandalyeye yeniden oturdum. Bu kez beklediğim yalnızca bir haber değildi. Babamın elini son kez değil... Belki yeniden, bu kez iki yetişkin insan gibi tutabilme ihtimaliydi. Ve yıllardır aramızda konuşulamayan ne varsa... Belki tek bir bakışın içine sığacaktı.

 

                                                                                                                    —Hâkimyâ