Yarım Kalan

Büyük ihtimalle uzun süre bu romanı tamamlayamayacağım. 28 Temmuz günü sabah 9.00 sularında babamı kaybettik. Elim artık varmıyor cümle kurmaya. Tam tamına 30 gün dayandı babacağızım. Vade bu kadar idi. Artık bizim için ona dualar okumak kaldı. Mekanın cennet olsun. Annem ile kavuşun orada İnşallah.

Yarım kaldım yine.

                                                                                                                            Hâkimyâ

Yarım Kalan 27

 XXVII

Otogar

İnsan hayatında bazı yolculukların dönüş bileti olmaz. Minibüs firması yine aynıydı. Mavi yazılı tabelası... Camın önündeki plastik sandalyeleri... Şoförün elindeki yolcu listesi... Sanki hiçbir şey değişmemişti. Değişen yalnızca bendim.

Yoğun bakımın önünde otururken, birden otobüs kokusu geldi burnuma. Mazot... Sıcak asfalt... Demli çay... Ve eski koltuk kumaşlarının kendine has kokusu... İnsan hafızası ne garipti.

Bir koku, yıllardır açılmamış bir kapıyı sessizce aralayabiliyordu.

 

Üniversiteyi kazandığım gün, annem sevinçten ağlamıştı. Ben ise şaşkındım. Hayal kurarken insan sonucu düşünmüyor. Sonuç gelince de ne hissedeceğini bilemiyor.

Babam gazeteyi katlayıp masaya bırakmıştı.

"Adana..." demişti.

Başka hiçbir şey söylememişti. Annem hemen karşı çıkmıştı.

"Ne demek Adana?"

"Çocuk tek başına nasıl yaşayacak?"

Babam çayından bir yudum aldı.

"Yaşayacak."

"Daha çocuk."

"Çocuk değil artık."

Annem bana baktı. Sanki son sözü ben söyleyecekmişim gibi. Ben ise sessizdim. Gitmek istiyordum. Ama gitmekten korkuyordum.

İnsan aynı anda hem yola çıkmayı hem de evde kalmayı isteyebiliyormuş.

 

Adana’ya gideceğim sabah annem herkesten önce uyanmıştı. Mutfakta ışık yanıyordu. Ben salona geçtiğimde masanın üzerinde küçük bir dağ kurulmuştu. Peynirli poğaçalar... Haşlanmış yumurtalar... Zeytin... Domates... Küçük bir kavanoz reçel...

Sanki Adana'da hiç yemek yokmuş gibi hazırlık yapmıştı.

"Anne..."

"Bunların hepsi fazla."

Hiç başını kaldırmadan konuştu.

"Fazla değil."

"Bozulur."

"Bozulursa atarsın."

Bir poğaçayı peçeteye sararken ekledi.

"Aç kalmazsın."

Şimdi dönüp baktığımda anlıyorum.

Anneler yemek hazırlamaz. İçleri rahat etsin diye umut paketlerler.

 

Babam sessizce arabaya valizi yerleştiriyordu. Eski kahverengi bavul... Metal kilitli... Köşeleri aşınmış... İçine birkaç gömlek... Birkaç kitap... Bir de annemin kat kat yerleştirdiği dualar sığmıştı.

Yola çıkmadan hemen önce babam cebinden bir zarf çıkardı.

"Bunu minibüste aç."

"Ne var içinde?"

"Gidince bak."

Soracak başka soru bulamadım. Zarfı cebime koydum.

 

Otogarda her zamanki kalabalık vardı. Kimileri uğurluyor... Kimileri karşılıyordu.

Çaycı yüksek sesle,

"Taze çay!" diye bağırıyordu.

Muavin bagaj kapaklarını kapatıyordu.

Annem sürekli bir şeyler söylüyordu.

"Üşütme."

"Aç kalma."

"Kirli çamaşırlarını bekletme."

"Geç yatma."

Söylediklerinin yarısını duymuyordum. Çünkü ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu.

Babam yine susuyordu.

Minibüs hareket etmek üzereydi. Muavin, "Adana!" diye seslendi. Valizimi aldım. Tam merdivene çıkacakken babam omzuma dokundu.

İlk kez gözlerimin içine uzun uzun baktı.

"Git." dedi.

"Oku."

Başka hiçbir şey söylemedi.

Ama o iki kelimenin içinde bir ömür vardı. Ben minibüse bindim. Cam kenarına oturdum. Motor çalıştı. Minibüs ağır ağır hareket etti. Annem el sallıyordu. Gözyaşlarını artık saklamıyordu. Babam ise olduğu yerde duruyordu. Sadece başını hafifçe kaldırdı. Ben de elimi cama koydum. Minibüs dönerken onları son kez gördüm. Annem hâlâ el sallıyordu. Babam hâlâ aynı yerdeydi. O gün ikisini de ilk kez arkamda bıraktığımı sanmıştım. Oysa insan anne babasını hiçbir şehirde arkasında bırakamıyormuş. Onlar bavuluna görünmeden yerleşiyor. Seslerine alışıyorsun.

Yokluklarına asla.

 

Minibüs Tarsus'u geçtikten sonra babamın verdiği zarfı açtım. İçinden birkaç banknot çıktı. Bir de küçük, kareli bir kâğıt. Babamın eğri büğrü yazısıyla tek cümle yazıyordu.

"Para biterse üzülme. Adamlığın bitmesin." Kâğıdı elimde uzun süre tuttum.

Camdan dışarı baktım. Çukurova'nın uçsuz bucaksız tarlaları akıp gidiyordu. Ben henüz bilmiyordum.

Bir gün, yıllar sonra, bir hastane koridorunda otururken en çok o cümleyi hatırlayacağımı...

 

                                                                                                                            —Hâkimyâ

Yarım Kalan 26

 XXVI

Bir Bardak Çay

Hastanelerde çay hiçbir zaman güzel değildir. Ya fazla demli olur. Ya da suyu çoktur. Kâğıt bardağın verdiği o ince karton kokusu, çayın önüne geçer. Yine de insanlar içer. Çünkü bazen çay, susuzluğu gidermek için değil; bekleyişe bir ritim vermek için içilir.

O sabah üçüncü bardağımdı. Dudaklarıma götürdüm. Soğumuştu. Tıpkı saatlerdir içimde taşıdığım umut gibi... Ne tamamen sönmüş... Ne de eskisi kadar sıcak...

 

Koridorun sonundaki pencereyi açtım. İçeri tuzlu bir rüzgâr doldu. Mersin'in denizi görünmüyordu ama kokusu geliyordu. Çocukluğumdan beri denizi hep aynı kokusuyla tanımıştım. İnsan memleketini önce gözleriyle değil, burnuyla hatırlıyor. Bir an gözlerimi kapattım. Martı sesleri duyuluyordu. Bir vapur düdüğü değil... Bir yük gemisinin boğuk sesi... Liman uyanıyordu. Şehir yeni bir güne hazırlanıyordu. Ben ise aynı gecenin içinde kalmış gibiydim.

 

"Mahmut..."

Başımı çevirdim. Arkadaşım gelmişti. Elinde küçük bir termos vardı.

"Evden çay getirdim."

Termosu açtı. İnce belli bardağa doldurdu. Bardağı elime verdi. İlk yudumu aldığım an durdum. Bu çay hastane çayı değildi. Ev çayıydı. Demi yerindeydi. İçinde sabahın telaşı vardı. Mutfağın buğusu vardı. Ocakta kaynayan suyun sesi vardı.

Bir de annem...

Fark ettim ki annem öldükten sonra ilk kez ev çayı içiyordum. Boğazımdan geçen şey yalnızca çay değildi. Hatıralardı.

Arkadaşım bunu anlamış olacak ki hiçbir şey sormadı. Yanıma oturdu. Bir süre birlikte sessizce çay içtik. Sonra bardağını dizinin üzerine bıraktı.

"Annen olsaydı..." dedi.

Gerisini getiremedi. İkimiz de devamını biliyorduk. Annem olsaydı...

Koridordaki herkese çay dağıtırdı. Doktorlara teşekkür ederdi. Hemşirelerin adını öğrenirdi. Bize yemek yememiz için kızardı. Ve kimseye belli etmeden bir köşeye geçip sessizce ağlardı.

Annem acısını bile kimseyi rahatsız etmeden yaşardı.

 

"Bilirsin..." dedi arkadaşım.

"Çocukluğunuzda abinle seni çok korurdu."

Başımı salladım.

"Biliyorum."

"Bir gün bana demişti ki..."

Sesini biraz alçalttı.

"'Çocuk büyütmek zor değil.'"

"'Asıl mesele...'"

Bir an sustu.

"'Kalbini kırmadan büyütebilmek.'"

Koridorun duvarına baktım. Annem gerçekten böyle düşünürdü. Evimizde yüksek ses çok az yükselirdi. Yanlış yaptığımızda kızardı elbette. Ama hakaret etmezdi. Küçük düşürmezdi. Akşam olunca sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi sofraya otururduk. O yüzden ev, bizim için korkulan bir yer olmadı hiçbir zaman. Sığınılan bir yerdi.

Babam farklıydı. Onun sevgisi daha sertti. Daha sessizdi. Bir gün liseye giderken cebime para koymuştu. Hiçbir şey söylemeden. Otobüse bindim. Okulun kantininde cebime uzandığımda paranın yanında küçük bir kâğıt buldum. Katlayıp açtım.

Üzerinde sadece iki kelime vardı. "İdare et."

Başka hiçbir şey yazmıyordu.

O gün o nota üzülmüştüm.

"Kolay gelsin." yazabilirdi.

"Başarılı ol." yazabilirdi.

"Oğlum." diyebilirdi.

Yıllar sonra anladım. Belki cebindeki son parayı koymuştu. Belki gerçekten sadece idare edebilirdi. Bazı insanlar babam gibi sevgilerini cümlelerle değil... Fedakârlıklarıyla yazıyorlardı.

 

Yoğun bakım kapısı açıldı. Bir hemşire çıktı. Hepimiz aynı anda ayağa kalktık. Bu hareket artık refleks olmuştu. Hemşire ismimi söyledi. Kalbim hızlandı.

"Buyurun."

"Babanızın elbiselerini teslim edeceğiz."

Bir poşet uzattı. İçinde gömleği... Saati... Kemeri... Cüzdanı... Bir de mendili vardı. Poşeti iki elimle aldım. Babamın gömleğini çıkardım. Yakama yaklaştırdım. Üzerinde hâlâ onun kokusu vardı. İnsan bazen yıllarca fark etmiyor. Her insanın kendine ait bir kokusu olduğunu...

Ve bir gün, o kokunun dünyanın en kıymetli şeyi olacağını...

 

Poşeti tekrar kapattım. Saati elime aldım. Camı çizilmişti. Kordonu eskimişti.

Çocukken o saate dokunmama izin vermezdi.

"Bozarsın." derdi.

Şimdi saat avucumdaydı. Ama keşke yine,

"Dokunma." deseydi.

Bazı yaslar, insana çok tuhaf şeyler düşündürüyor. İnsan, sevdiği kişinin eşyalarına sahip olmak istemiyor. Onun o eşyaları kullanmaya devam etmesini istiyor.

 

Akşam güneşi hastane pencerelerinden içeri süzülmeye başladı. Koridorun beyaz duvarları sarıya çaldı. Bir gün daha bitiyordu. Beklemek ise bitmiyordu. Babam içerideydi. Ben dışarıda. Ama ilk kez, onun bana yıllarca söyleyemediği bazı cümleleri duymaya başlamıştım. Belki dudaklarıyla hiç söylememişti. Ama çalışarak...Susarak... Bekleyerek... Bizi ayakta tutmaya uğraşarak söylemişti.

Bazı babalar "Seni seviyorum." demez. Bir ömür boyunca aynı cümleyi başka şekillerde tekrar ederler. Ve insan bunu çoğu zaman, babasının elleri güçten düştüğünde anlamaya başlar.

                                                                                                                                 —Hâkimyâ


Yarım Kalan 25

 XXV

Babalar Konuşmaz

Babam çok konuşan bir adam değildi. Çocukluğum boyunca bunu eksiklik sanmıştım. Arkadaşlarımın babaları yüksek sesle gülerdi. Uzun uzun nasihat ederdi. Omuzlarına vurur, şakalaşır, bazen de kızarlardı. Benim babam ise daha çok susardı. Sorarsan cevap verirdi. Sormazsan sessiz kalırdı. Çocuk aklımla bunu sevgisizlik sanmıştım. Büyüyünce anladım. Bazı insanlar sevgilerini kelimelerle değil, ömürleriyle anlatıyorlarmış.

 

Koridorda otururken yan taraftaki sandalyeye elli yaşlarında bir adam geldi. Elinde küçük bir poşet vardı. İçinden bir simit çıkardı. İkiye böldü. Yarısını bana uzattı.

"Al."

"Teşekkür ederim, canım istemiyor."

"Canın istemez zaten." Simiti geri çekmedi.

"Yine de al."

İstemeye istemeye aldım. Bir lokma kopardım. Adam da yemeye başladı. Bir süre hiç konuşmadık. Sonra kendi kendine söylenir gibi konuştu.

"Benim içerideki de babam."

Başımı çevirdim.

"Kaç yaşında?"

"Seksen iki."

"Maşallah."

"Maşallah deme."

Acı bir gülümseme yayıldı yüzüne.

"İnsan babasına yaş yakıştıramıyor."

Bu cümle koridorun içinde asılı kaldı. Gerçekten de öyleydi. Çocukken babamız bize dünyanın en güçlü insanı gibi görünüyordu. Sonra saçlarına ak düşüyordu. Yürüyüşü yavaşlıyordu. Gözlük numarası büyüyordu. Ellerindeki damarlar belirginleşiyordu. Ama insanın zihni buna bir türlü alışmıyordu. Babalar yaşlanmamalıydı. Biz öyle öğrenmiştik.

 

Adam simidin son lokmasını da yedi. Poşeti katlayıp cebine koydu.

"Ben gençken babama çok kızardım." dedi.

"Neden?"

"Hiç beni övmezdi."

Başımı kaldırdım. Sanki kendi cümlemi duymuştum.

"Ne yaparsam yapayım..."

"...'İyi olmuş.' der geçerdi."

Derin bir nefes aldı.

"Yıllarca sevmedi beni sandım."

Koridorun sonuna baktı.

"Geçen yıl annem öldü."

"Sandığını öğrendin mi?"

"Evet."

"Nasıl?"

"Babam ağladı."

Sustu.

İkimiz de sustuk.

"Biliyor musun?" diye devam etti.

"Annem dedi ki..."

"'Baban sen uyuduktan sonra odana girerdi.'"

Şaşkınlıkla yüzüne baktım.

"'Üstünü örterdi.'"

Adamın sesi çatallandı.

"'Sabah üşümesin.' dermiş."

Gülümsedi.

"Ama bana bir kez bile söylemedi."

Başını iki yana salladı.

"Babalar garip insanlar."

Ben de istemsizce gülümsedim.

"Evet."

"Seviyorlar."

"...ama söyleyemiyorlar."

 

Adam kalktı. Elini omzuma koydu.

"İnşallah ikimiz de babalarımızı yürüyerek çıkarırız buradan."

"Amin."

Koridorun öbür ucuna doğru yürüdü. Bir daha konuşmadık. Belki bir daha hiç karşılaşmayacaktık. Ama bazı insanlar hayatına sadece bir cümle bırakmak için giriyor.

 

Onun ardından uzun süre düşündüm. Ben de babamın beni hiç sevmediğini düşünmedim. Ama beni gördüğünü de pek hissetmedim. İlkokulda takdirname aldığım gün... Kâğıdı önüne koymuştum. Şöyle bir bakmıştı.

"Güzel." demişti.

Sonra gazeteyi okumaya devam etmişti.

Oysa ben... Saatlerce beni övmesini beklemiştim. Üniversiteyi kazandığım gün...

"İyi." demişti.

İşe başladığım gün...

"Hayırlı olsun." demişti.

Evlenirken...

"Mutlu olun." demişti.

Cümleleri hep kısaydı. Ama şimdi hastane koridorunda otururken ilk kez başka bir ihtimali düşündüm. Belki söyleyebildiği buydu. Belki içindekini kelimelere çevirmeyi hiç öğrenememişti. Belki dedem de ona sarılmamıştı. Belki onun babası da onu övmemişti. Sevgi bazen kuşaktan kuşağa eksik aktarılıyordu. Kimse kötü olduğu için değil... Kimse nasıl yapılacağını bilmediği için.

 

Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan büyük oğlumdu.

"Baba."

"Efendim oğlum."

"Dedem nasıl?"

"Bekliyoruz."

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra çekinerek sordu.

"Sen iyi misin?"

Bu soruya hazırlıklı değildim. Çocuklar babalarına bunu pek sormaz. En azından ben sormamıştım. Boğazım düğümlendi.

"İyiyim." dedim. Yalan söyledim.

Ama sesim titremiş olacak ki hemen anladı.

"Baba..."

"Evet."

"Kendine dikkat et."

Telefon kapandı.

Uzun süre elimde öylece kaldı. İçimde ince bir sızı dolaştı. Ben yıllarca babamın bana söylemesini beklediğim cümleyi... Oğlum bana söylemişti.

"Kendine dikkat et."

Belki hayat böyleydi. Eksik kalan bazı sevgiler tamamlanmıyordu. Ama yön değiştiriyordu. Babandan alamadığını... Çocuğuna verebiliyordun. Ya da çocuğundan duyabiliyordun.

 

Akşam üzeri hemşire dışarı çıktı.

"Mahmut Bey."

"Evet."

"Babanızın kısa süreliğine bilinci açılırsa sizi çağırabiliriz."

Kalbim hızlandı.

"Konuşabilir miyim?"

"Bilmiyoruz."

"Elini tutabilir miyim?"

Hemşire gülümsedi.

"Belki."

Belki...

O gün dünyanın en güzel kelimesiydi. Çünkü umut bazen kesin cevaplarla değil... İhtimallerle yaşamayı öğreniyordu. Koridordaki sandalyeye yeniden oturdum. Bu kez beklediğim yalnızca bir haber değildi. Babamın elini son kez değil... Belki yeniden, bu kez iki yetişkin insan gibi tutabilme ihtimaliydi. Ve yıllardır aramızda konuşulamayan ne varsa... Belki tek bir bakışın içine sığacaktı.

 

                                                                                                                    —Hâkimyâ

Yarım Kalan 24

 XXIV

Zeytin Ağacının Gölgesi

İnsan bazı ağaçları unutmaz. Çünkü onların altında yalnızca dinlenmez. Büyür. Bizim evin bahçesinde yaşlı bir zeytin ağacı vardı. Ne zaman dikildiğini kimse tam olarak bilmiyordu. Babam, "Ben çocukken de vardı." derdi. Dedem ise gülüp geçerdi. "Biz doğmadan önce de vardı." Çocuk aklımla buna inanırdım. Bana göre o ağaç dünyanın başlangıcından beri oradaydı.

 

Hastanenin penceresinden dışarı bakarken bahçedeki küçük süs zeytinini gördüm. Bir ağacın gölgesi, insanı yıllar öncesine götürebiliyormuş. Babam yaz sabahları erkenden kalkardı. Hava daha tam aydınlanmadan bahçeye inerdi. Bir elinde çapa... Diğerinde eski teneke sulama kovası... Toprakla konuşur gibi çalışırdı. Ben de peşinden giderdim. Aslında yardım etmek için değil. Merak ettiğim için. Çocuklar büyüklerini izleyerek büyür. Farkında olmadan onların yürüyüşünü, bakışını, susuşunu öğrenir.

"Baba..."

"Hı?"

"Bu ağaç neden bu kadar yavaş büyüyor?"

Babam çapasını toprağa sapladı. Bana dönmeden konuştu.

"Çünkü acele etmiyor."

"Ama incir daha hızlı."

"İncir başka."

"Zeytin başka."

Sonra eliyle ağacın gövdesini okşadı.

"Zeytin geç büyür."

"Ama büyüyünce senden uzun yaşar."

O zaman bu söz bana yalnızca bir bilgi gibi gelmişti. Bugün ise başka türlü duyuyordum. İnsan da bazı acılardan sonra yavaş büyüyor. Ama belki daha sağlam kalıyordu.

 

Babamın toprağa karşı tuhaf bir saygısı vardı. Yere ekmek kırıntısı düşse alır, yüksekçe bir yere koyardı.

"Karınca da rızkını alsın." derdi.

Bir dalı gereksiz yere kıranı uyarırdı.

"Canlı o."

Bazıları buna gülerdi. Babam aldırmazdı. Onun dünyasında canlı olmak için konuşmak gerekmiyordu. Bir gün bahçede çalışırken solucan çıkmıştı. Ben kürekle kenara atmak istemiştim. Elimi tuttu.

"Öyle değil."

Eğildi. Avucuna aldı. Toprağın daha yumuşak olduğu bir yere bıraktı.

"Neden?"

"Onun da işi var."

İşte babam buydu. Hayatı boyunca büyük laflar etmedi. Ama küçük davranışlarıyla bize uzun dersler bıraktı.

 

Koridorda ayak sesleri yankılandı. Bir doktor hızla geçti. Arkasından iki hemşire yürüdü. Kapılar açıldı. Kapandı. Hayat yine kendi düzeninde akıyordu. Ben ise hâlâ aynı sandalyedeydim. Elimde telefon... Gözüm yoğun bakım kapısında... İnsan beklerken en çok kendi geçmişini dolaşıyor. Çünkü gelecek belirsiz olunca, hafıza daha yüksek sesle konuşuyor.

 

Öğleye doğru kardeşim elinde küçük bir poşetle geldi.

"Abi."

"Evet?"

"Evden birkaç şey getirdim."

Poşeti açtım. Temiz bir gömlek... Diş fırçası... Bir de annemin eskiden kullandığı küçük havlu. Elime aldım. İncecik olmuştu. Yıllarca yıkanmaktan rengi solmuştu.

"Bu niye burada?"

Kardeşim omuz silkti.

"Dolabın üstündeydi."

Havluyu elimde çevirdim. Annem onu her sabah mutfağın askısına asardı. Kimsenin dikkat etmediği eşyalar vardır. Bir insan öldükten sonra en çok onlar konuşur.

Bir havlu... Bir tarak... Bir gözlük... Bir fincan... Ev sessizdir ama eşyalar konuşmaya devam eder.

 

Akşamüstü doktor kısa bir bilgi verdi.

"Durumu stabil."

Bu kelimeyi günlerdir duyuyorduk. Ne sevinebiliyorduk... Ne üzülebiliyorduk. Sanki hayat, iki nefes arasında durmuştu. Doktor gidince ağabeyim derin bir nefes aldı.

"İnşallah toparlayacak."

Kimse cevap vermedi. Çünkü umut, yüksek sesle söylenince kırılacak ince bir cam gibiydi.

 

Gece yeniden çöktü. Koridor yine doldu. Yeni yüzler geldi. Bazıları evine döndü. Bekleyiş hiç bitmiyordu. Her ailenin ayrı bir hikâyesi vardı. Ama bütün hikâyeler aynı kapının önünde birleşiyordu.

Bir ara cebimdeki cüzdanı çıkardım. İçinde eski bir fotoğraf vardı. Babam... Annem... Ben... Henüz lise çağındaydım. Fotoğrafın köşeleri yıpranmıştı. Uzun süre baktım. Sonra fark ettim. Fotoğraf çekildiğinde hiçbirimiz geleceği bilmiyorduk.

Annem, yıllar sonra hastane odalarında aylarca mücadele edeceğini bilmiyordu. Babam, bir gün yoğun bakımda yatacağını bilmiyordu. Ben ise çocuklarımdan ayrı kalacağımı... İki evlilik yaşayacağımı... Gecenin bir vakti bir hastane koridorunda elimde eski bir fotoğrafla oturacağımı bilmiyordum. Belki de hayatın merhameti buydu.

İnsan, yaşayacaklarını önceden bilseydi hiçbir yola cesaret edemezdi.

Fotoğrafı yeniden cüzdanıma koydum. Başımı geriye yasladım. Yoğun bakım kapısının üzerindeki kırmızı ışık yanıyordu. İçeride babam vardı. Dışarıda ben. Aramızda yalnızca bir kapı yoktu. Söylenmemiş onlarca cümle vardı. Hiç kurulmamış uzun sohbetler... Birlikte çıkılmamış yolculuklar... "Sonra konuşuruz." diye ertelenmiş akşamlar... İnsan en çok, yaşayamadığı anların yasını tutuyormuş.

Ve ben, o gece ilk kez bunu bütün ağırlığıyla hissettim.

 

                                                                                                                —Hâkimyâ

Yarım Kalan 23

 XXIII

Koku

İnsan hafızasının en inatçı tarafı kokulardır. Bir ses unutulur. Bir yüz zamanla silikleşir. Bir cümle eksilir. Ama bir koku... Yıllar geçse de insanı hiç beklemediği bir ana götürüverir.

O sabah hastane koridorunda keskin bir kolonya kokusu yayıldı. Hemşirelerden biri yaşlı bir amcanın ellerine kolonya döküyordu. O koku burnuma ulaşır ulaşmaz koridor kayboldu. Yoğun bakım kapısı silindi. Plastik sandalyeler, beyaz duvarlar, floresan lambaları...

Hepsi bir anda yerini çocukluğumuzun evine bıraktı.

 

Bayram sabahıydı. Annem mutfakta telaşla börekleri fırından çıkarıyordu. Ev, tereyağı ve çayın kokusuyla dolmuştu. Babam banyodan yeni çıkmıştı. Tıraş olmuştu. Saçlarını geriye doğru taramış, açık mavi gömleğini giymişti. Elinde her zamanki küçük kolonya şişesi vardı. Önce avucuna döktü. Sonra iki elini birbirine sürttü.

"Gel bakalım."

Ben istemeye istemeye yanına gittim. Çünkü kolonya gözümü yakardı. Babam iki eliyle yüzümü tuttu. Şakaklarıma hafifçe kolonya sürdü.

"Adam olacaksın."

Ben burnumu buruşturdum.

"Çok kokuyor."

Babam güldü.

"Adam dediğin biraz kolonya kokacak."

Annem mutfaktan seslendi.

"Çocuğu bırak da kahvaltıya oturun."

Babam bana göz kırptı.

"Annen hep acelecidir."

O evde her şey yerli yerindeydi.

Annem mutfakta... Babam salonda... Biz çocuklar arada koşuştururken... İnsan o günlerin kıymetini yaşarken bilmiyor. Meğer mutluluk, büyük olaylar değilmiş.

Bir evin kendi düzeniymiş.

 

Koridordan geçen sedyenin sesiyle irkildim. Hatıra dağıldı. Yeniden hastanedeydim. Elimde soğumuş çay vardı. Kolonya kokusu ise hâlâ havadaydı. Başımı duvara yasladım. Şimdi düşündüğümde...

Annemin kokusunu tam hatırlayamıyordum. Yüzünü dün görmüş gibi biliyordum. Sesini bazen kulaklarımda duyuyordum. Ama kokusunu...

İnsan en çok bundan korkuyor galiba. Sevdiği birini unutmak değil... Onun ayrıntılarını kaybetmek.

 

Telefonumu açtım. Annemin eski ses kayıtlarını aradım. Yıllar önce yanlışlıkla kaydettiğim kısa bir konuşma vardı.

Açtım.

"Mahmut..."

Sadece adımı söylüyordu.

Sonra,

"Ekmek almayı unutma."

Kayıt bitiyordu. Defalarca dinledim.

Bir insanın sesi bu kadar kısa olabilir miydi?

Ama bazen bir ömür, iki kelimenin içine sığıyordu.

"Mahmut..."

O ses...

Ne kadar zaman geçerse geçsin, insanın içindeki çocuğa hitap ediyordu.

 

Ağabeyim yanıma geldi.

"Bir şey yiyecek misin?"

"Canım istemiyor."

"İstemese de ye."

"Sonra."

Omzuma hafifçe vurdu.

"Annem olsaydı şimdi kızardı."

Gülümsedim.

"Evet."

"'Aç adam düşünemez.' derdi."

İkimiz de aynı anda sustuk.

Aynı cümleyi aynı ses tonuyla hatırlamıştık. Bazı insanlar öldükten sonra evden gitmiyor. Sadece görünmez oluyorlar. Konuşmaların içinde yaşamaya devam ediyorlar. Bir yemeğin tarifinde... Bir atasözünde... Bir çayın demlenişinde... Bir havlunun katlanışında...

 

Öğlene doğru doktor yeniden yoğun bakıma girdi. Kapı kapanırken içeriyi bir an görebildim. Babamı seçemedim. Sadece makineleri gördüm. Monitörleri... Yeşil önlüklü insanları... İçeriye ait olmayan sessizliği... Kapı tekrar kapandı.

İnsan sevdiği birine birkaç metre uzakta olup dokunamıyorsa, mesafenin metreyle ölçülmediğini anlıyor.

 

Öğleden sonra dışarı çıkıp biraz hava almak istedim. Hastanenin bahçesinde birkaç portakal ağacı vardı. Haziran güneşi yaprakların arasından süzülüyordu. Bir banka oturdum. Rüzgâr hafifçe esti. O an çocukluğumuzun bahçesi geldi aklıma. Babam toprağı eşeliyordu.

Ben ise elime geçen her çekirdeği toprağa gömüyordum.

"Baba..."

"Ne oldu?"

"Bu da ağaç olur mu?"

Avucumdaki limon çekirdeğine baktı.

"Olur."

"Ne zaman?"

"Gecikirse daha sağlam olur."

Çocuk aklımla hemen ertesi gün kazıp bakmıştım. Yerinde duruyordu. Hiç büyümemişti.

Babam gülerek toprağı yeniden kapatmıştı.

"Sabret."

"Toprak acele edenleri sevmez."

Yıllar sonra anladım. Hayat da sevmiyormuş.

 

Banktan kalkıp yeniden hastaneye doğru yürüdüm. Koridor yine aynıydı. Aynı insanlar... Aynı bekleyiş... Aynı umut... Ama ben aynı değildim.

İnsan sevdiği birinin yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide yürüdüğünü görünce, dünyanın bütün telaşları küçülüyor. Meğer yıllardır peşinden koştuğum birçok şey... Bir gün babamın elini yeniden tutabilmenin yanında ne kadar da önemsizmiş. O koridorda bunu öğreniyordum. Yavaş yavaş... Acıya baka baka... Bekleye bekleye...

                                                                                                             —Hâkimyâ

Yarım Kalan 22

 

Bir Alışkanlıktır Hatıralar

Hastane koridorları insanı değiştiren yerlerdir. Bunu ilk gece anlamıyorsun. İkinci gece de... Ama üçüncü geceden sonra, aynı sandalyeye oturduğunda artık eskisi gibi kalkmıyorsun.

Ben de değişiyordum. Belki yavaş yavaş... Belki fark etmeden... Ama değişiyordum. Yoğun bakım kapısının tam karşısındaki üçüncü sandalyeye yine oturdum. Artık bana ait gibiydi.

Yan tarafta oturan güvenlik görevlisi beni görünce başıyla selam verdi.

"Gece yine sizde."

"Evet."

"Babanız nasıl?"

"Aynı."

Başını eğdi.

Hastanelerde "aynı" kelimesi bazen iyi haberdi. Bazen de insanın içine ağır ağır çöken bir sessizlik.

 

Bir süre sonra çay ocağındaki genç çocuk elinde iki bardakla geldi.

"Biri sizindi."

"Ben istemedim."

"Biliyorum."

"Geceden beri buradasınız."

"İçin."

Teşekkür ettim. Çayı masanın üzerine bıraktı. Gitmedi. Bir süre ayakta bekledi.

"Siz öğretmen misiniz?"

Şaşırdım.

"Nereden anladın?"

"Gömleğinizden."

Gülümsedim.

"Öğretmenlerin gömlekleri mi farklı oluyor?"

"Oluyor."

"Nasıl?"

"Ütülü oluyor."

İkimiz de güldük.

Sonra cebinden telefonunu çıkardı.

"Eşim açık liseyi bitirmeye çalışıyor."

"Kimya çok zor geliyor."

"Bana anlatır mısınız bir gün?"

İnsan...

Hayatının en zor gecesinde bile birilerine faydalı olabileceğini görünce şaşırıyor.

"Tabii."

"Ne zaman istersen."

Çocuğun yüzü aydınlandı.

"Allah razı olsun hocam."

Hocam...

Bu kelimeyi binlerce kez duymuştum. Ama o gece başka geldi.

Belki ilk kez, mesleğimin sadece maaştan ibaret olmadığını hissettim.

 

Çayı yudumlarken babamın beni okula götürdüğü ilk günü hatırladım. Elimde kırmızı bir çanta vardı. Annem kapıda saçımı düzeltiyordu. Babam ayakkabılarımın bağcığını bağladı.

"Sıkıyor mu?"

"Yok."

"Emin misin?"

"Evet."

Yalan söylemiştim. Sıkıyordu. Ama babam üzülmesin diye söylememiştim. Çocuk aklı işte... Bazen büyüklerini koruyabileceğini sanıyor.

Okulun kapısına geldiğimizde elimi bıraktı. Öğretmen beni içeri çağırdı. Kapının önünde dönüp bir kez daha baktım. Babam hâlâ oradaydı. Gitmemişti. Ben sınıfa girene kadar bekledi.

Yıllar sonra çocuklarımı okula bıraktığım ilk gün aynı yerde durduğumu fark ettim. İnsan büyüyor. Sonra fark etmeden anne babasının hareketlerini tekrar etmeye başlıyor.

 

Koridorun sonundaki televizyonda sessizce haberler dönüyordu. Kimse izlemiyordu. Alt yazılar akıyordu. Bir yerde sel olmuştu. Bir yerde yangın. Bir yerde seçim.

Hayat dışarıda bütün hızıyla devam ediyordu. Oysa bu koridorun içinde tek bir haber önemliydi. Yoğun bakım kapısının açılması. İnsan acı çekerken dünyanın neden durmadığını uzun süre anlayamıyor. Sonra öğreniyor. Dünya kimse için durmuyor.

Ama bazen bir insanın dünyası, tek bir kapının önünde yıllarca bekleyebiliyor.

 

Telefonumun galerisine girdim. Babamın fotoğraflarına bakmaya başladım. Eski bir bayram sabahı... Üzerinde açık renk gömleği vardı. Saçlarının çoğu henüz beyazlamamıştı. Gülümsüyordu. Oysa gençliğinde çok gülen biri değildi. Yaş aldıkça insanın yüzü yumuşuyor galiba. Belki yorulduğu için... Belki affetmeyi öğrendiği için... Belki de artık bazı kavgaların boş olduğunu anladığı için... Bir fotoğrafta torununu omzuna almıştı. Diğerinde zeytin ağacının altında duruyordu. Bir başkasında annem vardı yanında. Uzun süre o fotoğrafa baktım. İkisi aynı karedeydi. Şimdi biri toprağın altındaydı. Diğeri yoğun bakımdaydı.

Fotoğraflar...

İnsan onların zamanı durdurduğunu sanıyor. Oysa sadece zamanı saklıyorlar.

 

Gece üçe doğru hemşirelerden biri yanıma geldi. Elinde küçük bir battaniye vardı.

"Üşürsünüz."

"İyiyim."

"Alın yine de."

Battaniyeyi omuzlarıma örttü. Annem olsaydı aynı hareketi yapardı. Teşekkür ettim. Gülümsedi.

"Geceler uzun."

Sonra yürüyüp gitti.

O an düşündüm. İnsan bazen bir ömrü, hiç tanımadığı insanların küçük iyilikleriyle taşıyor. Bir bardak çay... Bir battaniye... Bir tebessüm... Bir omza dokunan el... Büyük acıları çözmüyorlar.

Ama insanın tamamen yıkılmasını da engelliyorlar.

 

Sabah olmaya yakın gözlerim yeniden ağırlaştı. Koridorun floresan ışıkları hâlâ yanıyordu. Dışarıdan martı sesleri gelmeye başlamıştı. Mersin uyanıyordu.

Ben ise çocukluğumun bir sabahına doğru yavaşça yürüyordum. Babam bahçede hortumla ağaçları suluyordu. Ben uykulu gözlerle kapıya çıktım.

"Baba..."

"Ders çalışacağım ama canım istemiyor."

Hortumu kapattı. Yüzüme baktı. Hiç kızmadı. Hiç nasihat etmedi. Sadece omzuma dokundu.

"İstemediğin gün de yap."

"İnsanı ayakta tutan..."

"...isteği değil, alışkanlığıdır."

O gün sıradan gelen bu söz, yıllar sonra hayatımın omurgalarından biri olacaktı. Belki de bu yüzden bunca kırılmaya rağmen hâlâ ayaktaydım. Mutlu olduğum için değil...

Vazgeçmeyi alışkanlık hâline getirmediğim için.

 

Yarım Kalan 21

 

Babamın Elleri

"Babanız..."

Hemşire, elindeki dosyaya bir kez daha baktı.

"...doktor bey sizi görmek istiyor."

Hayatta bazı cümleler vardır. Ne iyi haberdir... Ne kötü... İnsanı yalnızca bilinmezliğin içine bırakır. Koridor bir anda daraldı sanki. Ayağa kalktım. Bacaklarımın bana ait olmadığını hissettim. Doktor odasına kadar yürüdüğüm o birkaç metreyi bugün bile tarif edemem. İnsan korkarken mesafeler uzuyor. Kapıyı tıklattım.

"Buyurun."

İçeri girdim. Doktor masasının başında oturuyordu. Gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı.

Bu hareketi hiç sevmedim. Çünkü insanlar zor cümlelere başlamadan önce gözlüklerini çıkarırlar.

"Mahmut Bey..."

"Evet hocam."

"Babanızın durumu hâlâ kritik."

Nefesimi tuttum.

"Ama..."

İnsan bazen tek bir kelimeye tutunuyor.

"Ama"...

Dünyanın en güçlü kelimelerinden biri.

"...şimdilik vücudu tedaviye cevap veriyor."

İçimde düğümlenen ipin biraz gevşediğini hissettim.

"Önümüzdeki kırk sekiz saat önemli."

Başımı salladım. Söylediklerinin yarısını anlamamıştım. Çünkü umut, bazen insanın işitmesini bile değiştiriyor.

Ayağa kalktı. Omzuma hafifçe dokundu.

"Güçlü olun."

Doktorlar bunu çok söylüyor.

Belki başka söyleyecek söz bulamadıkları için. Belki de gerçekten inanıyorlar. Ama insan güçlü olmaya karar veremiyor. Sadece ayakta kalmaya çalışıyor.

 

Koridora çıktığımda ağabeyim hemen yanıma geldi.

"Ne dedi?"

"Bekleyeceğiz."

"İyi mi?"

"Kötü de demedi."

İkimiz de aynı anda sustuk. Çünkü beklemek, bazen cevabın kendisiydi. Duvarın dibine oturduk. Ağabeyim cebinden eski bir sigara paketi çıkardı. Uzun süre elinde çevirdi.

Sonra tekrar cebine koydu.

"Bırakmıştın."

"Bıraktım."

"Niye çıkardın?"

"Bilmiyorum."

İkimiz de güldük.

Çok kısa sürdü. Sonra yine sessizlik geldi.

 

Çocukken babamın elleri bana kocaman görünürdü. Benim elim, onun avucunun içinde kaybolurdu. Bir bayram sabahıydı. Henüz ilkokula gidiyordum. Yeni ayakkabılarım ayağımı vurmuştu. Yürümek istemiyordum. Babam hiçbir şey söylemedi. Önüme çömeldi.

"Ayaklarını ver."

Ayakkabılarımı çıkardı. Çorabımı düzeltti. Ayağımın vurduğu yere mendilini katlayıp koydu.

Sonra ayakkabıyı yeniden giydirdi.

"Şimdi yürü."

Birkaç adım attım. Acımıyordu.

"Oldu."

Başımı kaldırdım. Babam gülümsedi.

"Her ayakkabı önce biraz can yakar."

O zaman bunu sadece ayakkabı için söylemiş sanmıştım.

Hayatın da böyle olduğunu çok sonra anlayacaktım.

 

Babam hiçbir zaman uzun nasihatler eden biri olmadı. Bir işi gösterirdi. Sonra çekilirdi. Bisiklet sürmeyi de öyle öğrenmiştim.

Mahallenin sokağında arkamdan selemi tutuyordu.

"Düşeceğim."

"Düş."

"Tut."

"Tutuyorum."

Bir süre sonra hızlandım.

Rüzgâr yüzüme çarpıyordu.

"Bakma arkana." demişti.

Ama çocuk merakı işte... Döndüm. Babam çoktan bırakmıştı. Yolun ortasında tek başıma gidiyordum. Paniğe kapıldım. Düştüm. Dizim kanadı. Ağlayarak ona baktım.

Koşarak yanıma geldi.

"Kızdın mı?" diye sordum.

Pantolonumdaki tozu silkti.

"Hayır."

"Düştüm."

"Düşeceksin."

"Canım acıdı."

"Geçecek."

Sonra beni ayağa kaldırdı.

"Bir daha bin."

İşte babam buydu. Acıyı inkâr etmezdi. Ama onun içinde kalmana da izin vermezdi.

 

Koridorun camından sabahın ilk ışıkları görünmeye başlamıştı. Gece boyunca yağan ince yağmur durmuştu. Hastanenin bahçesindeki çam ağaçları yıkanmış gibi duruyordu. Bir serçe pencerenin kenarına kondu. Başını sağa sola çevirdi. Sonra uçup gitti. Küçücük bir kuşun bile özgürlüğü vardı. İnsan ise bazen kendi düşüncelerinin içinde saatlerce kalabiliyordu.

 

Telefonum yeniden çaldı.

Bu kez arayan kardeşimdi.

"Ağabey..."

"Evet."

"Babam nasıl?"

"Aynı."

Anlatacak başka kelime bulamadım. Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.

Sonra kardeşim yavaşça konuştu.

"Hatırlıyor musun..."

"Neyi?"

"Çocukken elektrikler kesilince..."

"...babam bizi dama çıkarırdı."

Gülümsedim.

Hatırlamaz olur muydum? Yaz gecelerinde bütün mahalle damlara çıkardı. Annem, çaydanlığı yukarı taşırdı. Komşular birbirine karpuz uzatırdı. Biz çocuklar yıldız sayardık. Babam ise sırtını duvara yaslar, gökyüzüne bakardı.

Bir gece ona sormuştum.

"Baba..."

"Evet?"

"Yıldızlar neden düşüyor?"

Uzun süre gökyüzüne bakmıştı.

"Onlar düşmüyor."

"O zaman?"

"Bizim gözümüz yetişemiyor."

O gece hiçbir şey anlamamıştım.

Bugün ise o cümleyi başka türlü duyuyordum. Belki insanlar da birdenbire değişmiyordu.

Biz sadece onların değiştiği anı kaçırıyorduk.

 

Ağabeyim omzuma dokundu.

"Biraz uyu."

"Uyuyamam."

"En azından gözlerini dinlendir."

Başımı duvara yasladım. Koridorun floresan ışıkları tavanda sessizce yanıyordu. Ne garipti. Çocukken karanlıktan korkardım. Şimdi ise en çok aydınlık koridorlarda korkuyordum. Çünkü bazı haberler, hep ışıklar açıkken veriliyordu. Başımı geriye bıraktım. Gözlerimi kapattım. İçimde yalnızca tek bir dilek vardı. Babamın elini bir kez daha tutabilmek. Bu kez çocuk olduğum için değil...

Büyüdüğümü ona sessizce anlatabilmek için.

                                                                                                                            —Hâkimyâ

Yarım Kalan 20

XX.

Gece Nöbeti

Hastanelerde gece, gündüzden daha uzundur. Saatler aynı hızla ilerler belki ama insanın kalbi zamanı başka türlü sayar. Koridorun duvarındaki dijital saatte 02.17 yazıyordu. Başımı kaldırıp birkaç dakika sonra yeniden baktım. 02.20 Sadece üç dakika geçmişti. Ama bana göre bir ömür kadar uzundu.

Yoğun bakımın önündeki plastik sandalyeler, günlerdir sırtımın şeklini almış gibiydi. İnsan uzun süre aynı yerde bekleyince, oturduğu sandalye bile onu tanımaya başlıyor.

Koridorda tanımadığım insanlar vardı. Ama artık yabancı değildiler. İsimlerini bilmiyordum. Hangi şehirden geldiklerini... Nasıl bir hayat yaşadıklarını... Neyi kaybetmekten korktuklarını... Hiçbirini bilmiyordum. Yine de aynı dili konuşuyorduk.

Bekleyişin dili...

 

Karşı sırada oturan yaşlı adam, elindeki tespihi ağır ağır çekiyordu. Yanındaki kadın başını duvara yaslamış uyuyakalmıştı. Uykusunda bile kaşları çatılıydı. Demek ki bazı acılar, insan uyurken bile nöbet tutuyordu. Adam bir ara bana baktı. Göz göze geldik. Başını hafifçe eğdi. Ben de aynı şekilde karşılık verdim. İkimizin de söyleyecek sözü yoktu.

Çünkü bazı yerlerde konuşmak, sessizliği incitmek gibi gelir insana.

 

Çay almak için aşağı indim. Otomattan akan çayın rengi açıktı. Çaydan çok sıcak suya benziyordu. Yine de aldım. Çünkü o an ihtiyacım olan şey çayın tadı değildi. Sıcak bir bardağı avuçlarımın arasında tutmaktı. İnsan bazen elini ısıtarak kalbini de ısıtabileceğini sanıyor.

Koridoru temizleyen görevli kadın yanıma yaklaştı.

Elindeki paspası kovaya bıraktı.

"Yoğun bakım mı?"

"Evet."

"Kiminiz?"

"Babam."

Bir an sustu.

Sonra gözlerini yere indirerek konuştu.

"Geçen sene ben de annemi burada kaybettim."

Ne diyeceğimi bilemedim. Başsağlığı dilemek için çok geçti. Susmak için ise çok erkendi.

Kadın bunu anlamış olacak ki kendisi devam etti.

"İnsan anne babasını kaybedince..."

Cümlesini tamamlamadı.

Paspası yeniden eline aldı.

"...kaç yaşında olursa olsun yetim kalıyor."

Koridorun sonuna doğru yürüdü. Ben elimdeki karton bardağa baktım. Çayın buharı yavaş yavaş kayboluyordu. Tıpkı insanın, zaman geçtikçe bazı acılara alıştığını sanması gibi. Oysa alışmıyordu. Sadece buhar görünmez oluyordu.

 

Telefonum sessizce titredi. En küçük oğlum mesaj göndermişti.

"Baba... Dedem iyi olacak mı?"

Defalarca okuyup durdum. Bir çocuk, dünyanın en zor sorusunu sekiz kelimeyle sorabiliyordu.

Cevap yazmaya başladım.

"İnşallah."

Sildim.

"Doktorlar uğraşıyor."

Onu da sildim.

Sonunda sadece şunu yazabildim.

"Dedene herkes elinden geleni yapıyor oğlum." Gönderdim.

Mesaj ekranda kayboldu. Ama içimdeki cevap kaybolmadı. Çünkü ben de bilmiyordum.

İnsan bazen en çok sevdiği insanlara karşı çaresiz kalıyordu.

 

Tekrar sandalyeme oturdum. Koridorun penceresinden dışarı baktım. Mersin uyuyordu. Şehrin ışıkları, uzaklarda denize doğru uzanan ince sarı çizgiler gibi görünüyordu. Çocukken geceyi severdim. Gece olunca bütün dertlerin uyuduğunu sanırdım. Meğer dertler geceleri daha çok uyanık kalıyormuş.

Belki de bu yüzden hastaneler geceleri daha sessiz değil, daha derin olur.

 

Beklemek... Hayatımın en tanıdık duygusuydu. Üniversite sınavının sonucunu bekledim. İlk atamayı bekledim. İşe alışmayı bekledim. Sevdiğim insanların beni anlamasını bekledim. Çocuklarımla daha çok zaman geçireceğim günleri bekledim. Mutlu olacağım zamanı bekledim. Şimdi de babamın gözlerini yeniden açmasını bekliyordum.

Düşündüm de...

Belki insanın hayatı, gerçekleşenlerden çok beklediklerinden oluşuyordu.

 

Sabaha karşı saat dörde yaklaşırken yoğun bakım kapısı açıldı. Koridorda oturan herkes aynı anda ayağa kalktı. Kimsenin bunu söylemesine gerek yoktu. Umut, insanları aynı anda ayağa kaldırmayı biliyordu.

Doktor elindeki dosyaya baktı. Bir isim söyledi. Başka bir aile öne çıktı. Kadının dizlerinin bağı çözüldü. Adam iki eliyle yüzünü kapattı. Doktorun dudakları hareket ediyordu ama ben hiçbir şey duymuyordum. Sadece kadının ağlayışı koridorun içinde yankılanıyordu.

Yavaşça yeniden oturdum. İçimde tuhaf bir his vardı. Bir başkasının acısı... Benim umudumun hâlâ devam ettiğini gösteriyordu. İnsan böyle zamanlarda sevindiği için değil...

Sevinemediği için utanıyordu.

 

Sabah ezanının ilk sesi uzaklardan duyulmaya başladı. Koridorun camından içeri ince bir melodi gibi süzüldü. Babam geldi aklıma. Çocukken pazar sabahları erkenden kalkardı. Mutfaktan çay kokusu gelirdi.

Ben gözlerimi açmadan annem,

"Mahmut, kalk oğlum." derdi.

Ben yorganı biraz daha üzerime çekerdim. Babam ise her zamanki sakinliğiyle,

"Bırak uyusun." derdi.

"Çocuk daha."

Şimdi o çocuk kırk altı yaşındaydı. Annesini toprağa vermişti. Babası yoğun bakımdaydı.

Ama içinde hâlâ, pazar sabahları biraz daha uyumak isteyen o çocuk yaşıyordu.

 

Gözlerimi kapattım. Belki birkaç dakika uyumuşum. Rüyamda annem mutfaktaydı. Çay demliyordu.

Her zamanki gibi arkasını dönmeden konuştu.

"Çabuk ol."

"Nereye anne?"

"Baban beklemez."

Tam o sırada omzuma bir el dokundu. Gözlerimi açtım. Hemşire önümde duruyordu.

"Mahmut Bey..."

Ayağa kalktım.

Kalbim göğsüme sığmıyordu.

"Babanız..."

Hemşire cümlesini tamamlamadan önce, hayat sanki bir anlığına durdu.

Bazı anlar vardır.

İnsan o anın öncesindeki kendisiyle, sonrasındaki kendisinin aynı kişi olmayacağını hisseder.

Ben de o an, tam o eşikte duruyordum.

 

                                                                                                                           —Hâkimyâ