Akşam ezanı yeni okunmuştu.
Mersin kıyılarında hava yine kararsızdı; ne tam
sıcak ne tam serin… Akdeniz şehirlerinde
insan bazen mevsimi değil,
hayatının hangi döneminde olduğunu hissediyordu.
Adam balkon kapısını açık bırakmıştı. İçeri
hafif bir iyot kokusu doluyordu. Mutfakta yarım kalmış
çay vardı. Masanın üzerinde okunmayı bekleyen sınav kâğıtları duruyordu. Kırmızı kalemin kapağı
açık kalmıştı.
Bir öğrencinin yanlış
yazdığı
formülün altında yarım bırakılmış bir çizik vardı.
Hayat bazen dağılmadan
önce değil, normal görünmeye devam ederken
yoruyordu insanı.
Yıllarca öğrencilere bağları
anlatmıştı.
Atomların neden birleştiğini, hangi tepkimelerin geri dönüşsüz
olduğunu, hangi yapıların dışarıdan
sağlam görünse bile içeriden çözündüğünü…
Ama insan ilişkilerinin periyodik cetveli yoktu. Bazı bağlar sessizce kırılıyordu. Bazılarıysa tamamen kopmuyor, yalnızca farklı hayatların içine dağılıyordu.
Telefon ekranına baktı.
Büyük kızının profil fotoğrafı açıktı. On üç yaşındaydı artık. Ortaokulun son yıllarına doğru ilerliyordu. Çocuklukla genç kızlık arasında ince bir çizgide yürüyordu sanki. Eskiden yaşadığı her şeyi anlatırdı. Bir arkadaşını… Bir öğretmenini… Gün içinde canını sıkan küçük bir olayı… İzlediği videoları…
Şimdi cümleleri daha kısa, duyguları daha kontrollüydü. Bu yaşlarda çocuklar ebeveynlerinden uzaklaşmazdı aslında. Sadece kendi içlerine doğru büyümeyi öğrenirlerdi. Adam bunu biliyordu.
Yine de insan, kızının büyümesini uzaktan izleyince
zamanın bazı parçalarını kaçırmış gibi hissediyordu. Bir kitabın bazı sayfaları eksik basılmış gibiydi hayat. Hikâyeyi biliyordu ama ayrıntıları yaşayarak değil, tahmin ederek tamamlıyordu.
Telefonu masaya bıraktı. Salona geçti.
Televizyon ünitesinin altında küçük oğlunun geçen gelişte bıraktığı plastik dinozor
duruyordu. Koltuğun
kenarında ise en küçük çocuğun tahta bloklarından biri vardı. Eğilip aldı. Küçük çocuğun diş izleri hâlâ köşesinde
belli oluyordu.
Ev dağınık değildi. Ama tamamlanmış da değildi. Adam son zamanlarda bunu sık hissediyordu. Bazı evlerde eksik olan eşya değil, hayatın ritmiydi. Kızı başka bir evde büyüyordu artık. İki küçük oğluysa başka bir evin düzeni içinde uyuyup uyanıyordu.
O ise iki ayrı hayatın arasında duran bir baba gibi
hissediyordu kendisini bazen.
Bir tarafta gençliğe yaklaşan bir kız çocuğu… Diğer tarafta çocukluğu henüz yeni başlayan iki küçük oğlan…
Ve insan bazen aynı anda üç farklı yaşın
özlemini taşıyabiliyordu.
En küçük olan henüz konuşmayı yeni öğreniyordu. Bazı kelimeleri eksik söylüyor, bazı cümleleri yalnızca babası anlayabiliyordu. Çünkü bazı bağlar dil oluşmadan kuruluyordu.
Ortanca çocuk ise bambaşka bir enerji taşıyordu.
İlkokulun ilk yılındaydı. Dünyayı hâlâ keşfedilecek büyük bir oyun alanı gibi görüyordu. Aynı anda birkaç soru sorabiliyor,
anlattığı
hikâyenin ortasında başka bir konuya geçebiliyordu.
Adam bazen çocukların yaşlarını değil, zamanın hızını düşündürttüğünü hissediyordu.
Birinin sesi değişiyordu. Biri okumayı
öğreniyordu. Biri yeni kelime söylüyordu.
Ve insan bütün bunların bir kısmını uzaktan izliyordu. İşte en ağır duygu buydu belki.
Özlemden bile ağır olan şey: Hayatın bazı anlarına tam olarak dahil olamamak. Bir çocuğun okul çıkışındaki yüzünü her gün görememek… Gece korkuyla uyanıp yanına geldiği anı kaçırmak… Bir hastalık gecesinde başında bekleyen kişi olamamak… İnsan en çok tekrar edemeyeceği şeyleri özlüyordu.
Ama bunu kimseye anlatmıyordu. Zaten hayatı boyunca daha çok gözlemleyen taraf olmuştu. Bilim okumuştu. Sonra insan davranışlarını anlamaya yönelmişti. Kalabalık sınıflarda ders anlatmış, yüzlerce öğrenciyle konuşmuştu.
Ama insan bazen en çok kendi hayatında sessizleşiyordu.
Boşanma
süreçlerinde insanların tavırlarını dikkatle izlemişti. Herkes bir şey söylüyordu. Hukuk konuşuluyordu. Düzen konuşuluyordu. Maddi sorumluluklar konuşuluyordu.
“Nafaka…” “Masraf…” “Düzen…”
Kimse bir babanın çocuklarının ses düzenini kaybetmesini konuşmuyordu. Oysa insan zihni seslerle yaşardı. Bir evin içinde çocuk sesi yoksa, saat bile başka çalışıyordu. Bunu özellikle geceleri hissediyordu. Eskiden küçük gelen ev şimdi bazen gereğinden fazla büyük geliyordu. Koridor daha uzun, salon daha boş görünüyordu. Ama bunu dramatik bir cümleye dönüştürmüyordu zihninde.
Çünkü bazı erkekler acısını büyüterek değil, düzen kurmaya çalışarak taşıyordu.
Sabah kalkıyordu. Tıraş oluyordu. Derse gidiyordu. Öğrencilerin şakalarına gülüyordu.
Markete uğruyor,
eve geliyor, çay
koyuyordu. Hayat dışarıdan
bakınca normal görünüyordu.
Ama gece olunca eksilen taraf sessizce ortaya
çıkıyordu.
Telefon ilk kez titredi. Ekranda kızının adı yazıyordu. Adamın yüzü istemsiz değişti. Ses tonu yumuşadı.
“Alo kızım.”
“Ne yapıyorsun?”
“Sınav okuyordum. Sen?”
“Ders çalışıyorum.”
Kızının sesindeki büyümüşlük tuhaf bir duyguydu. İnsan hem gurur duyuyor hem zamanın geçtiğini hissediyordu. Bir süre okuldan konuştular. Öğretmenlerden… Sınavlardan… Günlük şeylerden… Sonra kısa bir sessizlik oldu.
Ergenlik çağındaki çocuklar bazen duygularını kelimelerle değil, sessizliklerle taşıyordu. Adam bunu anlayabiliyordu.
“Bir ara sahile gider miyiz?” dedi kız sonra.
Adam birkaç saniye konuşamadı. Çünkü bazı çocuklar sevgilerini doğrudan söylemezdi. Sadece hayatın içine küçük teklifler bırakırdı.
“Gideriz,” dedi sakin bir sesle. “İstediğin zaman.”
Telefon kapandıktan sonra bir süre ekrana baktı. İnsan bazen bir dakikalık konuşmayla bütün gün ayakta kalabiliyordu.
Aradan yarım saat geçti. Telefon yeniden titredi.
Bu kez görüntülü arayan küçük oğluydu. Kamera yine sallanıyordu. Tavan görünüyordu önce.
“Alo baba!”
“Ne yapıyorsun bakalım?”
“Bugün yıldız aldım ben!”
“Öyle mi? Göster bakayım.”
Defteri kameraya yamuk tuttu çocuk. Adam dikkatle
bakıyormuş
gibi yaptı.
Çünkü bazen çocukların ihtiyacı çözülmek değil, görülmekti.
Çocuk heyecanla konuşmaya devam etti. Cümleleri birbirine giriyordu. Bir anda
okuldan açıp
oyuncaklarından
bahsediyor, sonra başka
bir konuya geçiyordu.
Arka taraftan küçük bir ses duyuldu sonra.
“Baa… baaabaaa…”
En küçük olanıydı.
Kelime tam çıkmıyordu ama yetiyordu. Adamın gözleri kısa süre boşluğa kaydı. Hayat bazen insanın elinden çok şey alıyordu. Ama bazı sesler, insanın tamamen dağılmasını engelliyordu.
Küçük çocuk kameraya yaklaşmaya çalışıyor, görüntü bulanıklaşıyordu.
Adam gülümsedi.
“Gel bakayım küçük adam…”
Çocuk ekrana dokundu. Bazı çocuklar sarılamayınca ekrana dokunuyordu. Telefon kapandıktan sonra ev yeniden sessizleşti.
Adam balkona çıktı.
Şehir
aşağıda
akıyordu. Arabalar geçiyor, insanlar bir
yerlere yetişiyordu.
Karşı
apartmanda bir çocuk
perdeye vuruyor, annesi onu içeri
çağırıyordu.
Hayat kimse için durmuyordu. En zor tarafı da buydu belki. İnsan içten içe başka bir hayatın yasını tutarken dünyanın normal şekilde devam etmesi.
Cebinden sigara çıkarmadı. Uzun zamandır bazı alışkanlıklarını bırakmaya çalışıyordu. Çünkü çocuklarının zihninde yorgun bir adam değil, ayakta duran bir baba olarak kalmak istiyordu. Bazen bunun için yalnızca devam etmenin bile ciddi bir mücadele olduğunu düşünüyordu.
İçinden sessizce şunu geçirdi:
İnsan bazı dönemlerde hayatının tamamen yıkıldığını sanıyordu. Oysa belki de eski hayatının içinden geçerek yeni bir kimlik kuruyordu. Kolay değildi. Çünkü bazı insanlar aynı anda iki ayrı evin sessizliğini taşıyordu içinde.
Bir tarafta büyümeye çalışan bir kız çocuğu…
Diğer tarafta çocukluğu henüz yeni başlayan iki küçük oğlan…
Ve insan bazen kendisini üç ayrı yaşın,
üç ayrı ihtiyacın ve üç ayrı özlemin ortasında buluyordu.
Ama yine de vazgeçmiyordu.
Çünkü bazı babalar çocuklarından uzak kaldığında
bile babalıktan
uzaklaşmıyordu.
Sadece sevgilerini daha sessiz yaşamayı öğreniyordu.