Yarım Kalan 15

 XV.

Çukurova

Adana'nın sıcağı, insanı karşılamaz. Üzerine çöker. Otogardan çıktığım an bunu hissettim. Akşam olmasına rağmen asfalt hâlâ gündüzü saklıyordu. Hava, nefes alınacak bir şey değil de omuzlara yüklenen görünmez bir battaniye gibiydi. Valizimi bir elimden diğerine aldım. Çevreme baktım. Her yüz bana yabancıydı. Her ses başka bir hayatın içinden geliyordu. İlk kez, gerçekten yalnız olduğumu hissettim. Yalnızlık, evden uzakta başlıyormuş.

 

Çukurova'daki öğrenci yurduna vardığımda hava kararmıştı. Koridorlarda bavullar vardı. Bir odadan kahkaha yükseliyordu. Bir başkasından arabesk. Bir odanın kapısı açıktı. İçeride dört genç, yerde gazete üzerine koydukları karpuzu kesiyordu.

Beni görünce biri elindeki bıçağı bıraktı.

"Yeni misin?"

"Evet."

"Nerelisin?"

"Mersin."

İçlerinden biri gülümsedi.

"Komşu sayılırız."

O cümle hoşuma gitmişti.

İnsan, yabancı bir şehirde en küçük yakınlığı bile akrabalık sanıyor.

 

Odam üçüncü kattaydı. Demir bir ranza... Eski bir çalışma masası... Sarıya dönmüş bir perde... Pencereden görünen birkaç okaliptüs ağacı... Ve duvarda yıllar önce sökülmüş bir posteri hatırlatan dört raptiye deliği...

Valizi yatağın üzerine bıraktım. Annemin hazırladığı bez keseyi açtım. İçinden para çıkmadı. İki çift çorap... Bir paket ev kurabiyesi... Küçük bir seccade... Ve katlanmış bir kâğıt.

Annemin el yazısı...

"Oğlum, biliyorum bu notu tek başına okuyacaksın. İşte o zaman canın biraz sıkılır diye düşündüm. Üzülme. Her insanın yolu bir gün evinden uzaklaşır. Ama gittiğin yerde de sen ol. Kimsenin canını yakma. Kimseye de kendini ezdirme. Aç kalırsan söyle. Paran biterse söyle. Ama derdin olursa söylemeyi unutma. Çünkü anne olmak, uzaktan da beklemektir."

Kâğıdı ikinci kez okuyamadım. Gözlerim bulanmıştı. Pencereye döndüm. Gece, Adana'nın üzerine ağır ağır iniyordu. O an annemi aramak istedim. Sonra güldüm. Daha ayrılalı birkaç saat olmuştu. İnsan bazen özlemeyi bile acele yaşıyor.

 

İlk ders günü, kampüsün girişinde uzun süre durdum. Çukurova Üniversitesi... Gençliğimin en büyük hayaliydi. Kocaman ağaçlar... Bisikletleriyle geçen öğrenciler... Kol kola yürüyen gençler... Çimlerin üzerinde gitar çalanlar... Elinde kitaplarla koşuşturanlar... Her şey bana filmlerde gördüğüm sahneler gibi geliyordu.

Mersin'den getirdiğim utangaçlıkla kalabalığın içine karıştım. Kimse bana bakmıyordu. Ama ben herkese bakıyordum. İnsan yeni bir hayata başlarken, önce seyirci olur. Oyuncu olması zaman alır.

 

Amfide en arka sıraya oturdum. Bu bir alışkanlıktı. Çocukluğumdan beri... Kalabalıkta görünmez olmanın en güvenli yolu arka sıralardı. Ders başlamadan önce yanımdaki boş sıraya bir çanta bırakıldı. Ardından bir ses geldi.

"Dolu mu?"

Başımı kaldırdım. Kıvırcık saçlı, zayıf, uzun boylu bir çocuktu.

"Hayır."

İzin istemeden oturdu. Defterini açtı. Sonra bana döndü.

"Ben Kemal."

Mahcup bir gülümsemeyle elimi uzattım.

"Mahmut."

"Mersin?"

Şaşırdım.

"Anladın mı?"

"Şiven söyledi."

Güldük. İlk kahkahamı Adana'da o gün attım. Küçük bir şeydi. Ama insan bazen bir şehrin yabancılığını tek bir kahkahayla kırıyor.

 

Kemal konuşkan biriydi. Ben susuyordum. O anlatıyordu. Ben dinliyordum. Bir hafta sonra,

"Sen hep böyle misin?" diye sordu.

"Nasıl?"

"Düşünüyorsun."

"Düşünmek kötü mü?"

"Kötü değil."

Çantasını omzuna attı.

"Ama bazen yaşamayı kaçırırsın."

Bu cümle o zaman kulağımdan geçti. Yıllar sonra kalbime yerleşti. Gerçekten de birçok şeyi fazla düşünerek yaşamıştım.

Seçimlerimi... İnsanları... Aşkı... Evliliği... Başarıyı... Başarısızlığı...

Belki de hayatın bana yetişememesinin nedeni değildi bu. Ben, hayatın önüne sürekli soru işaretleri koyuyordum.

 

İlk kimya laboratuvarı dersinde önlüğümü giyerken içimde çocukça bir heyecan vardı. Bembeyaz önlük... Cam balonlar... Erlenmayerler... Beherler... Asit şişeleri... Baz çözeltileri...

İşte dedim. Benim dünyam bu. Kimya benim için sadece formüller değildi. Bir maddenin başka bir maddeye dönüşmesini izlemekti. Görünmeyeni anlamaya çalışmaktı. Belki bu yüzden insanları da anlamaya çalışıyordum. Çünkü ikisinin de ortak bir yanı vardı. Dışarıdan bakınca görünenle, gerçekte olan aynı değildi.

Laboratuvar sorumlusu yaşlı bir hocaydı. Masaların arasında dolaşırken önümde durdu. Hazırladığım düzeneğe baktı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece başıyla onayladı. Küçücük bir hareketti. Ama o gün bütün ders boyunca içim ısındı. Demek ki insan bazen övgü beklemiyordu. Fark edildiğini bilmek yetiyordu.

Yıllar sonra dönüp baktığımda acı bir şey fark edecektim. Hayatımın geri kalanında en çok aradığım duygu tam da buydu.

Fark edilmek.

 

O akşam yurda dönerken kampüsün içindeki gölün kenarında durdum. Su neredeyse hiç kıpırdamıyordu. Gökyüzündeki ay, gölün içinde ikinci bir ay olmuştu. Banklardan birine oturdum. Cebimden annemin notunu çıkardım. Bir kez daha okudum. Son satırın altını parmağımla takip ettim.

"Anne olmak, uzaktan da beklemektir."

Yıllar sonra çocuklarımdan ayrı kaldığım günlerde, o cümleyi bambaşka anlayacaktım.

O gece ise yalnızca bir üniversite öğrencisiydim. Hayatın bana neler hazırladığını bilmiyordum. Henüz büyük aşkla karşılaşmamıştım. Henüz kaybetmeyi öğrenmemiştim. Henüz annemin bir gün sadece el yazısında yaşayacağını bilmiyordum.

Gölde iki ay vardı. Biri gökyüzünde... Biri suda... İkisi de gerçekti. Ama yalnızca biri tutulabilirdi. İnsan gençken, hangisinin gerçek olduğunu ayırt edemiyor.

 

                                                                                                            —Hâkimyâ,