VII.
Kapının
Ardındaki Adam
Sabahın
ilk ışıkları hastanenin camlarına vurduğunda koridorun rengi değişti.
Gece
boyunca her şeyi aynı renge boyayan o beyaz floresan ışığı, yerini usul usul
gün ışığına bırakıyordu. İnsan yüzleri daha belirgin görünmeye başlamıştı.
Yorgunluk saklanamıyordu artık.
Temizlik
görevlisi paspasını ağır ağır sürüklüyordu. Koridorun başındaki çay ocağından
yeni demlenmiş çayın kokusu yükseliyordu. Hayat, hastanelerde bile işine devam
ediyordu.
Sadece
bekleyenlerin zamanı durmuştu. Benimki de.
Telefonumun
ekranına baktım. Tarih... Saat... Bildirimler... Hiçbiri anlam ifade etmiyordu.
İnsan bazen takvime değil, acısına göre yaşar.
Annem
öldükten sonra bunu öğrenmiştim. Şimdi babam yoğun bakımdayken ikinci kez
öğreniyordum.
Kapı
açıldı. Doktor içeri girmedi. Bir hasta bakıcı çıktı. Arkasından boş bir
tekerlekli sandalye sürüklüyordu. Koridordaki herkes aynı anda kapıya baktı. Sonra
hiçbir şey olmamış gibi başını çevirdi.
Beklemek,
insana utanmayı bile öğretiyordu. Başkalarının haberini merak ettiğin için
utanıyordun.
Kendi
haberini beklediğin için de.
Cebimdeki
cüzdanı çıkardım. Yıllardır aynı cüzdanı kullanıyordum. Köşeleri aşınmıştı. Deri,
avucumun şeklini almıştı artık. İçini karıştırırken eski bir fotoğraf düştü. Yere
eğilip aldım.
Annem... Babam...
Ben... Üçümüz. Deniz kenarında çekilmiş bir fotoğraf. Arkada Akdeniz. Rüzgâr
annemin saçlarını yüzüne savurmuş. Babam güneşe karşı gözlerini kısmış. Ben ise
dişlerimin hepsini göstererek gülümsüyorum. Fotoğrafın arkasına annemin el
yazısıyla tek bir tarih atılmıştı. Başka hiçbir şey yoktu. Annem tarih atardı. Çünkü
unutulmaktan korkardı. Oysa şimdi düşünüyorum da... Unutulan tarihler değilmiş.
Seslermiş.
Ne kadar
uğraşırsan uğraş, annenin sesini zihninde olduğu gibi koruyamıyorsun. Bir gün
fark ediyorsun. Tonunu hatırlıyorsun. Ama tam sesini değil. İşte o gün ikinci
kez kaybediyorsun onu. Fotoğrafı uzun süre elimde tuttum. Sonra cüzdana geri
koyamadım.
Avucumun
içinde kaldı.
Çocukken
babamın cebinde de hep bir fotoğraf olurdu. Bir gün merak edip sormuştum.
"Neden
yanında taşıyorsun?"
Masanın
üzerinde eski bir radyoyu tamir ediyordu. Tornavidayı bırakmadan cevap verdi.
"Lazım
olur."
"Fotoğraf
neye lazım olur?"
İlk kez
yüzüme baktı.
"Bazen
insan eve dönemeyebilir."
Bu cevabı
hiç sevmedim.
"Niye
dönemesin?"
"Hayat
belli olmaz."
Çocuk
aklımla kızmıştım.
"Ben
hep dönerim."
Babam
hafifçe gülümsedi.
"İnşallah."
Şimdi
düşünüyorum da...
O cümleyi
kuran adam, kendi bir gün yoğun bakımda yatacağını bilmiyordu.
Ben de bir
gün o fotoğrafı cebimde taşıyacağımı.
Koridorun
sonunda küçük bir çocuk oturuyordu. En fazla yedi yaşındaydı. Ayakları
sandalyeye değmiyordu. Annesi başını omzuna yaslamış uyuyordu. Çocuk elindeki
oyuncak arabayı sessizce yerde sürüyordu.
Vın... Vın...
Çıkardığı
ses o kadar hafifti ki kimse rahatsız olmuyordu.
Bir ara
araba önümde durdu.
Çocuk bana
baktı.
"Amca..."
"Evet."
"Sen
de mi bekliyorsun?"
"Evet."
"Kimi?"
Babam
diyemedim hemen. Boğazım düğümlendi.
"Dedemi."
dedi çocuk kendi kendine.
Sonra
arabasını yeniden sürmeye başladı.
Ben
düzeltmedim.
Belki de o
yaşta bir çocuk için bütün yaşlı adamlar dedeydi.
Belki de
benim yüzümde gerçekten bir torunun endişesi vardı.
Öğleye
doğru kız kardeşim geldi. Elinde annemin eskiden kullandığı bez çanta vardı. Tanıdım.
Çiçek desenli. Sapının bir köşesi sökülmüştü.
"Evden
birkaç şey getirdim."
Masanın
üzerine bıraktı. Temiz tişört. Diş fırçası. Havlu. Ve küçük bir kavanoz.
Şaşkınlıkla
baktım.
"Bu
ne?"
"Annemin
reçeli."
Kavanozu
elime aldım. Kapağında annemin el yazısıyla küçük bir etiket vardı.
Çilek -
Haziran
Bir an
nefes alamadım. Annem öleli aylar olmuştu. Ama el yazısı yaşıyordu.
İnsan
bazen en çok el yazısını özlüyor. Çünkü yazı, insanın karakterinin son izi. Parmak
izi gibi. Bir daha aynısı olmuyor. Kız kardeşim kavanoza baktı.
"Atmaya
kıyamadım."
"Ben
de."
"Babam
da kıyamamış."
İkimiz
sustuk.
Sonra o
hiç beklemediğim cümleyi söyledi.
"Biliyor
musun?"
"Neyi?"
"Babam
her sabah mutfağa girip bu kavanozlara bakıyormuş."
"Niye?"
"Annem
hâlâ evdeymiş gibi hissediyormuş."
İçimde bir
şey kırıldı. Babam söylemezdi. Hiçbir zaman söylemezdi. Ama meğer annemi, onun
yokluğunu yaşayacak kadar seviyormuş.
Ben bunu
da geç öğrenmiştim. Babamın sevgisi hep sessizdi.
Yokluğu da
sessiz olmuştu.
Öğleden
sonra doktor yeniden geldi. Bu kez yanında genç bir asistan vardı. Beni odasına
davet etti. Kapıyı kapattı. Masasının üzerindeki dosyayı açtı. Konuşmadan önce
gözlüğünü çıkardı. Doktorların bunu neden yaptığını bilmiyorum. Belki göz göze
konuşmak istiyorlar. Belki kötü haberler camın arkasından verilmez diye.
"Mahmut
Bey..."
"Evet."
"Babanızın
durumu hâlâ kritik."
Başımı
salladım.
"Farkındayım."
"Kendisi
bizi duyuyor olabilir."
İlk kez
başımı hızla kaldırdım.
"Ne
dediniz?"
"Bunu
kesin söyleyemeyiz."
"Ama..."
"Bazen
hastalar tepki veremese de sesleri algılayabiliyor."
Bir
sessizlik oldu.
"Bunun
için..."
Doktor
cümlesini tamamlamadı. Tamamlamasına gerek yoktu. Anlamıştım.
Babamın
yanına girecektim.
Ve
belki...
Hayatım
boyunca söylemediğim cümleleri söyleyecektim. Kapıdan çıktığımda koridor eskisi
gibi görünmüyordu. Birazdan o kapının ardına yeniden geçecektim.
Bu kez
bekleyen bir oğul olarak değil...
Konuşması
gereken bir oğul olarak.