Yarım Kalan

 VIII

Söylenmeyen Kelimeler

İnsan, hayatı boyunca en çok hangi cümleyi erteler?

"Beni affet.", "Seni özledim.", "Yanılmışım."

Yoksa en basit görüneni mi?

"Seni seviyorum."

Bizim evde bu cümle pek kullanılmazdı. Sevgi vardı. Ama kelimesi yoktu.

 

Yoğun bakımın otomatik kapısı sessizce açıldı. Hemşire önden yürüyordu. Ben arkasından. Her adımım ağırdı. Sanki ayaklarım değil, yıllarım yürüyordu. Koridor boyunca dizilmiş yatakların yanından geçtik. Makine sesleri... İlaç kokusu... Oksijenin kuru uğultusu... Bir yaşam mücadelesinin görünmeyen orkestraları...

Babam yine en sondaki yataktaydı.

Aynı yüz. Aynı beyaz çarşaf. Aynı makineler. Ama bana daha yaşlı görünüyordu.

Birkaç gün içinde değil... Sanki birkaç yıl içinde yaşlanmıştı.

Hemşire sessizce başını eğdi.

"Konuşabilirsiniz."

Sonra uzaklaştı. Odanın içinde yalnız kaldık.

Babam ve ben...

Belki de ilk kez gerçekten yalnızdık.

Çünkü aramızda artık iş, para, gündelik telaşlar ya da aile konuşmaları yoktu. Sadece hayat vardı. Ve zaman.

Yatağın yanındaki sandalyeye oturdum. Elini avuçlarımın arasına aldım. Eskisi kadar soğuk değildi. Belki bana öyle geldi. Belki gerçekten ısınmıştı.

"Baba..."

Sesim çatladı.

"Ben geldim."

Makine aynı ritimde çalışmaya devam etti. Çocukken onun elinden tutardım. Kalabalıkta kaybolmamak için. Şimdi yine elini tutuyordum.

Bu kez onu kaybetmemek için.

 

Uzun süre hiçbir şey söylemedim. Sessizlik bazen kelimelerden daha dürüst oluyor. Sonra yıllardır içimde taşıdığım yüklerden biri usulca dilimin ucuna geldi.

"Biliyor musun..."

Başımı eğdim.

"Ben sana hep benzememeye çalıştım."

Odayı yalnızca cihazların sesi dolduruyordu.

"Çünkü sen çok susuyordun."

Derin bir nefes aldım.

"Ben konuşursam hayat daha kolay olacak sandım."

Gözlerim dolmaya başladı.

"Ama olmadı."

Babamın parmaklarına baktım. Nasırları hâlâ duruyordu. Emeklilik bile silememişti. İnsan yaptığı işi ellerinde taşıyordu.

"Sonra fark ettim..."

Sözler kendi kendine akıyordu artık.

"Ben de senin gibi olmuşum."

"Ben de içime atıyormuşum."

"Ben de kimseyi üzmemeye çalışıyormuşum."

"Ben de geceleri tek başıma düşünüyormuşum."

İçimde acı bir tebessüm oluştu.

"Meğer insan en çok kaçtığı şeye benziyormuş."

 

İlkokul üçüncü sınıftaydım. Sınıfta "Babam" konulu bir kompozisyon yazmamız istenmişti. Arkadaşlarım yazıyordu. Kalem sesleri sınıfı dolduruyordu. Ben ise boş kâğıda bakıyordum. Öğretmen yanıma geldi.

"Neden yazmıyorsun?"

"Bilmiyorum."

"Babanı sevmiyor musun?"

Şaşkınlıkla başımı kaldırmıştım.

"Seviyorum."

"E o zaman yaz."

Yazamamıştım.

Çünkü babamı tarif edecek kelimeleri bilmiyordum. Akşam eve gidince anneme söyledim.

"Yazamadım."

"Neden?"

"Babamı anlatamadım."

Annem bulaşık yıkıyordu. Musluğu kapattı. Elini kuruladı. Sonra yüzüme baktı.

"Çünkü sen babanı yaşamışsın."

"Ne demek o?"

"Yaşanan şeyleri yazmak zordur."

O zaman anlamamıştım. Şimdi anlıyordum. İnsan en çok sevdiği insanları anlatırken zorlanıyor.

Çünkü kelimeler, duygunun gerisinde kalıyor.

 

Babamın göğsü makinenin ritmine göre hafifçe inip kalkıyordu. Yüzüne dikkatle baktım. Kaşlarının arasındaki çizgi çocukluğumdan beri aynıydı. Ne zaman düşünse orası belirginleşirdi.

Belki şimdi de düşünüyordu. Belki bizi duyuyordu. Belki hiçbir şey duymuyordu. Bilmiyordum. Ama ilk kez bilmediğim bir şey beni durdurmuyordu. Konuşmaya devam ettim.

"Baba..."

"Ben sana hiç teşekkür etmedim."

Söz ağzımdan çıkınca omuzlarımdan bir yük kalktı.

"Bisiklet için etmedim."

"Okuttuğun için etmedim."

"Ben hastayken sabahladığın için etmedim."

"Çocuklarım doğduğunda gözlerinin dolduğunu gördüğüm için de etmedim."

Sesim iyice kısıldı.

"Çünkü hep vaktimiz var sandım."

O cümleyi söyler söylemez annem geldi aklıma. Onunla da hep vaktimiz var sanmıştım.

Hayatın en büyük yalanı buydu belki.

İnsan, sevdiklerine söyleyeceklerini yarına bırakabileceğini sanıyor.

 

Bir damla yaş, elimin üzerine düştü. Kendi gözyaşımdı. Babamın elinin üzerine aktı.

Refleksle silmek istedim. Sonra vazgeçtim. Kalsın istedim.

Belki ilk kez birbirimize aynı dille dokunuyorduk.

 

Tam o sırada çok hafif bir hareket hissettim. Elim dondu. Babamın işaret parmağı...

Çok küçük... Belki istemsiz... Belki bir kas hareketi... Belki gerçekten bana cevap... Bir an nefes almayı unuttum.

"Evet..." diye fısıldadım.

"Baba..." Yaklaştım.

"Beni duyuyor musun?"

Makine aynı ritimde çalışıyordu. Yüzünde hiçbir değişiklik yoktu. Ama ben o küçük hareketi görmüştüm. Belki de sadece görmek istemiştim. İnsan umudu bazen gerçekle karıştırır. Yine de elini daha sıkı tuttum.

Çünkü o an anladım ki umut, bazen gerçeğin değil; insanın ayakta kalmasının adıdır.

 

Kapı hafifçe aralandı. Hemşire sessizce içeri baktı.

"Süreniz doldu."

Başımı salladım. Ayağa kalktım. Babamın alnına eğildim. Çocukluğumdan beri ilk kez onu öptüm. Alnı sıcaktı. Yavaşça kulağına eğildim. Ve hayatım boyunca söylemediğim cümleyi, neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle söyledim.

"Seni seviyorum baba."

O bunu duydu mu, bilmiyorum. Ama ben söyledim. Bazen bir cümlenin en önemli tarafı, karşı tarafın duyması değil... İnsanın artık içinde taşımamasıdır. Kapı arkamdan kapandı. Koridora çıktığımda güneş çoktan yükselmişti. Dünyada hiçbir şey değişmemişti.

Ama ben, o odadan giren adam değildim artık.