X
Mersin'de
Rüzgâr Hep Denizden Esmez
Mersin'i bilmeyenler, bu şehrin sadece denizden ibaret olduğunu sanır. Oysa bir şehir, kıyısından çok sokaklarında yaşar. Sabah fırınından yükselen sıcak ekmek kokusunda... Öğle sıcağında boşalan caddelerinde... Akşamüstü balkonlardan birbirine seslenen kadınlarında... Eski apartmanların merdiven boşluklarında... Ve çocukların eve dönmek istemediği yaz akşamlarında... Benim çocukluğum da deniz kenarında değil, o sokaklarda geçti.
Babam
hafta sonları erken kalkardı. Çalışmadığı günlerde bile. Sanki bedeni yıllarca
aynı saate kurulmuş bir saat gibiydi. Annem daha uyanmadan mutfağa girer, çay
suyunu ocağa koyardı. Çay demlenene kadar balkonun kapısını açardı. İçeri sabah
serinliği dolardı. Sonra, hiç acele etmeden sandalyeye oturur, sokağı izlerdi. Çocukken
bunu anlamsız bulurdum.
"Ne
bakıyorsun baba?"
"Hayata."
"Hayatta
ne var?"
Başını
hafifçe kaldırırdı.
"Her
şey."
O zaman
bana hiçbir şey görünmezdi. Bir sütçü geçerdi. Bir simitçi bağırırdı. Bir kedi
duvarın üzerinden atlardı. Hepsi bu. Şimdi aynı manzarayı saatlerce
izleyebilirim.
Çünkü yaş aldıkça insan, hareketi değil, ritmi seyrediyor.
Annem
pencereleri açarken perdeyi iki eliyle toplardı. Sonra yüksek sesle,
"Güneş
girdi eve." derdi. Sanki güneş misafirmiş gibi. Evimizin en sevdiğim yanı
buydu. Bizim evde ışık içeri alınırdı. Sadece güneş değil. İnsan da. Komşu
çalsa kapıyı açılırdı. Postacı gelse su içmeden gönderilmezdi. Yoldan geçen
tanıdık biri görülse balkondan seslenilirdi. Şimdi düşünüyorum da... Evimizin
kapısı sadece kilitle kapanıyordu. Kalbi hiç kapanmıyordu.
Ben
çocukken çok konuşan bir çocuk değildim. Kalabalığın içinde kaybolanlardan
biriydim. Mahalle maçlarında en son seçilen... Sınıfta arka sıralarda oturan...
Parmak kaldırmadan dersi dinleyen... Kimsenin kavga etmek istemediği çocuk. Çünkü
kimse beni pek fark etmiyordu. Bir gün okul çıkışında arkadaşlarla yürüyorduk. Bir
tanesi durup bana baktı.
"Sen
var ya..."
"N'oldu?"
"Sen
evde de böyle misin?"
"Nasıl?"
"Hiç
sesin çıkmıyor."
Akşam eve
gidince anneme sordum.
"Ben
çok mu susuyorum?"
Annem
çamaşır katlıyordu. Elindeki gömleği düzeltti.
"Hayır."
"O
zaman?"
"Sen
konuşmadan önce düşünüyorsun."
"Bu
kötü mü?"
Yüzüme
uzun uzun baktı.
"Bazen."
"Neden?"
"Çünkü
hızlı konuşanlar, seni beklemiyor."
Bu cümle
yıllarca benimle yürüdü. Belki de gerçekten hayat beni beklememişti. Belki de
ben her kararın önünde fazla durmuş, fazla düşünmüş, fazla tereddüt etmiştim. Fırsatlar,
hızlı yürüyen insanların cebine düşerken ben hâlâ doğru yolu arıyordum.
Ortaokul
yıllarında mahalleye yeni taşınan bir çocuk vardı. Adı Murat'tı. Herkesle hemen
arkadaş olmuştu. Benimle de. Bir gün omzuma kolunu attı.
"Sen
iyi çocuksun."
İlk kez
biri bana bunu söylüyordu.
"Nereden
biliyorsun?"
"Belli."
"Nasıl
belli?"
"Gözünden."
Güldüm.
"Gözden
iyi insan anlaşılır mı?"
"Anlaşılır."
"Sen
anlıyorsan herkesten uzak dur."
"Niye?"
"Yanılırsın."
Başını iki
yana salladı.
"İnsan
bazen yanılır."
"Sonra?"
"Yine
sever."
Bu
konuşmayı yıllarca unuttum. Ta ki büyüyene kadar. Sonra hayat bana defalarca
aynı dersi verdi. İnsanlara güvenmiştim. Hayal kırıklığı yaşamıştım. Yine
güvenmiştim. Yine üzülmüştüm. Dışarıdan bakınca aptallık gibi görünüyordu. İçeriden
bakınca ise başka bir şeydi. Ben insanlara inanmayı bırakmak istemiyordum. Çünkü
inanmayı bırakırsam... Kendim olmaktan korkuyordum.
Koridorun
camından dışarı baktım. Rüzgâr hastanenin bahçesindeki genç çınarın dallarını
sallıyordu. Bir yaprak koptu. Döne döne yere indi. Çocukken kopan yapraklara
üzülürdüm. Öldüklerini sanırdım. Babam bir gün,
"Dalından
ayrılan her şey ölmez." demişti.
"Bak
şu tohuma." Avucuna küçük bir tohum almıştı.
"Bu
da daldan ayrıldı."
"Evet."
"Şimdi
toprağa düşecek."
"Sonra?"
"Sonra
yeniden ağaç olacak."
Ben o gün
bunu doğa bilgisi sanmıştım. Şimdi anlıyorum. Babam bana ayrılığı anlatıyormuş.
İnsan bazen bir aileden ayrılıyor. Bir şehirden. Bir sevgiden. Bir evlilikten. Bir
anneden. Bir babadan. Ama her ayrılık son olmuyor. Bazıları, insanı yeniden
kuruyor.
Telefonumun
ekranında çocuklarımın fotoğrafı açıldı. En küçükleri denize sırtını dönmüş,
kumların üzerine bir şey çiziyordu. Fotoğrafı büyüttüm. Parmağıyla kalp yapmaya
çalışmış. Yarısı silinmiş. Dalgalar tamamlamamış. Bir anda içime ağır bir özlem
çöktü. Babalık... Ne garip bir kelimeydi. Ben babamı bekliyordum. Benim
çocuklarım da belki beni bekliyordu. Aramızda kilometreler yoktu sadece. Kaçırılmış
kahvaltılar... Yarıda kalan bayramlar... Ertelenmiş hafta sonları... Mahkeme
salonlarının soğuk duvarları... Ve yetişkinlerin kurduğu, çocukların anlamadığı
cümleler vardı.
İçimden
tek bir söz geçti.
"Affedin
beni."
Onlara
değil. Çocukluğuma. Babalığıma. Yetişemediğim bütün günlere.
O sırada
yoğun bakımın kapısı yeniden açıldı. Hemşire ismimi seslendi.
"Mahmut
Bey." Ayağa kalktım.
"Babanızın
tansiyonu biraz daha dengeli."
Sadece bir
cümleydi. Ne iyiydi. Ne kötü. Ama günler sonra ilk kez içinde umut taşıyan bir
cümleydi.
Teşekkür
ettim. Hemşire gülümsedi. Ben yeniden sandalyeye oturdum. Dışarıda rüzgâr
esmeye devam ediyordu. Ve yıllar sonra ilk kez düşündüm. Belki de Mersin'de
rüzgâr hep denizden esmiyordu. Bazen insanın içine, çocukluğundan esiyordu.