V.
Bir
Fotoğrafın Eksik Kalan Tarafı
Babamın
gençliğine ait çok az fotoğraf vardı. Anneminkiler de öyle. Eski albümde siyah
yaprakların arasına sıkıştırılmış birkaç solgun kare... Kenarları kıvrılmış... Arkalarına
mavi tükenmez kalemle tarih atılmış. Bazılarının tarihi bile yoktu. Sadece
insanlar vardı.
Ve artık
hayatta olmayan gülüşler...
Yoğun
bakımın bekleme salonunda duvara asılmış eski bir tablo dikkatimi çekti. Kim
koymuştu bilmiyorum. Sarıya çalan buğday tarlasının içinde yürüyen yaşlı bir
adam... Elinde baston... Uzakta tek katlı beyaz bir ev... Önemsiz bir tabloydu
belki. Ama bana çocukluğumuzdaki salonu hatırlattı. Bizim evde de buna benzeyen
bir tablo vardı. Annem, bayramdan bayrama camını silerdi. Ben ise her seferinde
aynı soruyu sorardım.
"Bu
adam nereye gidiyor anne?"
Annem
gülümserdi.
"Evine."
"Neden
yalnız?"
"Bazen
herkes eve yalnız döner oğlum."
O zaman bu
cümlenin sadece tablo için söylendiğini sanmıştım.
Meğer
hayat içinmiş.
Eski
albümü yıllardır açmamıştım. Annem öldükten sonra bir akşam dolabın en üst
rafından indirmiştim. Tozunu üflerken burnuma naftalin kokusu gelmişti. Çocukluğumun
kokularından biriydi. Albümü açınca ilk sayfada dedem vardı. Genç. Dimdik. Sonra
babaannem. Sonra tanımadığım insanlar. Bir düğün. Bir asker uğurlaması. Bir bağ
bozumu. Sayfaları ağır ağır çevirdim. Derken onları gördüm.
Annem ile
babam. Henüz evlenmemişler. Siyah beyaz bir fotoğraf. İkisi de kameraya
bakmıyor. Sanki fotoğraf çekildiğinin farkında bile değiller. Babam ince
yapılı. Saçları simsiyah. Üzerinde ütülü beyaz bir gömlek. Annem desenli bir
elbise giymiş. Başını hafifçe yana çevirmiş. Gülümsüyor. Fotoğrafa uzun süre
baktım.
İçimden
tek bir cümle geçti.
"Demek
siz de gençtiniz..."
İnsan anne
babasını hep anne baba olarak hatırlıyor. Onların da âşık olduğunu... Kavga
ettiğini... Hayal kurduğunu... Korktuğunu... Hiç düşünmüyor.
Annem bir
keresinde nasıl tanıştıklarını anlatmıştı. Ben liseye gidiyordum. Elektrikler
kesikti. Yaz akşamıydı. Balkonda oturuyorduk. Gökyüzü yıldız doluydu.
Sinekler
etrafımızda dönüyor, uzaktan denizin uğultusu geliyordu.
"Senin
baban..." diye başladı.
"İlk
gördüğümde hiç konuşmadı."
"Sonra?"
"İkinci
gördüğümde de konuşmadı."
Güldüm.
"E
nasıl evlendiniz?"
Annem
kahkaha attı.
"Ben
de onu yıllarca merak ettim."
Bir süre
sustu.
Sonra
uzaklara baktı.
"Ama
bir gün..."
"Ne
oldu?"
"Yağmur
yağıyordu."
"Siz?"
"Otobüs
bekliyorduk."
"Baban
ceketini çıkarıp omuzuma koydu."
"Hepsi
bu mu?"
"Hepsi
buydu."
"Hiçbir
şey söylemedi mi?"
"Hayır."
"Sen
ne dedin?"
"Ben
de hiçbir şey demedim."
"Niye?"
"Çünkü
bazı insanlar kelimelerle değil, yaptıklarıyla konuşur."
O gece
annem bunu söylerken babam salonda televizyon izliyordu.
Duymamıştı.
Belki
duysa da belli etmezdi.
Babam
sevgisini gösterme konusunda cimri değildi. Sadece yöntemi farklıydı. Kış
gelmeden kırık odunlarını tamamlardı. Okul başlamadan çantamı kontrol ederdi. Ayakkabım
eskidiyse fark ettirmeden yenisini alırdı.
Annem
hastalandığında gece boyunca başucunda otururdu. Ama bunların hiçbirini
anlatmazdı. Kendini övmezdi. Yaptığını görev sayardı. Belki de o kuşağın bütün
erkekleri biraz böyleydi.
Sevgiyi
yük gibi sırtlarında taşırlar, ama adını koyamazlardı.
Koridorda
otururken bir hemşire yaşlı bir amcanın omzuna battaniye bıraktı. Adam teşekkür
etmek istedi. Hemşire eliyle "önemli değil" der gibi işaret yaptı. Kadın
uzaklaşınca yaşlı adam battaniyeyi düzeltti. Sonra eliyle kumaşı okşadı. Sanki
battaniyeyi değil... Kendisine gösterilen ilgiyi tutuyordu.
İnsan zor
zamanlarında en çok küçük iyilikleri unutamıyor.
Annem bunu
çok iyi bilirdi. Komşudan biri hasta olsa çorba götürürdü. Mahallede bir cenaze
olsa sessizce mutfağa girer, tepsi hazırlardı. Kimse istemeden yardım ederdi. Ben
bir gün sormuştum.
"Anne,
herkes için niye bu kadar uğraşıyorsun?"
Elindeki
maydanozu doğramaya devam etti. Sonra bıçağı bıraktı.
"Bir
gün bizim de kapımız çalınsın diye."
O zaman
anlamamıştım. Şimdi hastane koridorunda otururken düşündüm.
Annem
haklıymış.
Gerçek
zenginlik, kapını çalacak insanların olmasıymış.
Ama sonra
içimde başka bir ses yükseldi. Ya kapıyı çalanlar sadece işleri düşünce
geliyorsa? Ya dost sandıkların aslında yol arkadaşı değilse? Ya sen herkesi
kendi derdin gibi dinlerken, kimse senin suskunluğunu fark etmiyorsa? Bu
düşünceyi zihnimden kovmak istedim.
Olmadı.
Son
yıllarda en çok bu duygu yoruyordu beni. Kalabalıkların içinde eksik olmak... Konuşmaların
içinde duyulmamak... Yardım istenirken ilk akla gelmek... Ama sevinç
paylaşılırken unutulmak... Belki de görünmezlik tam olarak buydu. İnsanların
seni tanıması... Ama seni görmemesi.
Doktor
yeniden koridora çıktı. Bu kez doğrudan bana doğru yürüdü. Elindeki dosya
kapalıydı. Yüzündeki ifade değişmemişti. Ama ben nefesimi tuttum. Çünkü bazen
insan, tek kelime duymadan da hayatının değişeceğini hissediyor.
Doktor
birkaç adım kala durdu.
"Mahmut
Bey..."
Adımı ilk
kez bu kadar ağır duydum.
"Biraz
konuşabilir miyiz?"
Koridor
yine uzadı. Floresan lambaları yine aynı beyazlıkla yanıyordu. Ama ben artık o
koridorda yürümüyor gibiydim. Sanki çocukluğumdan bugüne kadar yaşadığım bütün
yollar, tek bir çizgi hâline gelmişti.
Ve o
çizginin sonunda, babamın nefesi vardı.