I.
Floresan
Hastanelerin
kendine özgü bir sessizliği vardır.
Tam
sessizlik değildir o. Tam tersine, seslerin birbirine çarparak boğulduğu bir
uğultudur. Monitörlerden yükselen ince bip sesleri, sedye tekerleklerinin
zeminde bıraktığı ritim, uzaktan gelen bir oksijen tüpünün metal tıkırtısı,
nöbetçi hemşirenin alçak sesle söylediği birkaç kelime… Bütün bunlar birleşir,
insanın zihninin içine yerleşen görünmez bir duvar örer.
Üç gecedir
aynı duvarın içindeydim. Koridorun sonundaki pencereden dışarı baktım.
Gece, hastanenin bahçesine çoktan çökmüştü. Bahçedeki çam ağacı, sarı sokak lambasının altında tek başına duruyordu. Rüzgâr yoktu. Dallar bile kıpırdamıyordu. İçimde de.
İnsan
bazen öyle yoruluyor ki üzülmeye bile hâli kalmıyor. Sadece bekliyor.
Beklemek...
Hayatım
boyunca en iyi yaptığım şey buydu galiba. Çocukken büyümeyi bekledim. Lisede
üniversiteyi. Üniversitede mezun olmayı. İşe girmeyi. Sevilmeyi. Takdir
edilmeyi. Mutlu olmayı. Sonra çocuklarımın doğmasını bekledim. Boşanma
davasının bitmesini bekledim. Annemin iyileşmesini bekledim. Şimdi de babamın
yoğun bakım kapısından çıkmasını bekliyordum. Hayat bana hep hareket ederek
değil, bekleyerek geçmiş gibi geliyordu.
Koridorun
kapısı açıldı. Yeşil önlüklü genç bir hemşire elindeki dosyayla dışarı çıktı. Başımı
kaldırdım. İstemsizce ayağa kalktım. Hemşire bana baktı. Sonra dosyaya baktı.
"Mahmut
Bey?"
"Evet."
"Doktor
birazdan sizinle görüşecek."
"Hepsi
bu mu?"
Başını
hafifçe eğdi.
"Birkaç
dakika."
Birkaç
dakika...
Hastanelerde
bu cümle bazen beş dakika demektir.
Bazen beş
saat. Bazen de insanın bütün ömrü.
Tekrar
oturdum. Plastik sandalye sırtıma battı. Bu sandalyeleri tasarlayan adam hiç
beklememiş olmalı diye düşündüm. Bekleyen insanın beli ağrır. Boynu tutulur. Gözleri
yanar. Ama en çok zihni yorulur. Çünkü bekleyen insanın karşısındaki en büyük
düşman zamandır.
Yanımdaki
sandalyeye yaşlı bir adam oturdu. Elinde tespih vardı. Boncukları ağır ağır
çekiyordu.
Bir süre
sonra bana döndü.
"İçeride
kim var?"
"Babam."
Allah şifa
versin."
"Amin."
"Kiminiz
olur?"
Soruyu
anlamadım.
Sonra fark
ettim.
"Kiminiz
olur?" dememişti.
"Kaç
yaşında?" demek istemişti belki.
Ya da
sadece konuşmak istemişti.
"Yetmiş
beş."
Başını
salladı.
"Benim
hanım içeride."
Sonra
sustu.
İkimiz de
sustuk.
Hastanelerde
insanlar birbirlerinin hikâyesini merak etmez.
Çünkü
herkes kendi hikâyesini taşımakta zorlanır.
Telefonum
titredi. Ekranda ağabeyimin adı yazıyordu. Koridorun biraz dışına çıktım.
"Alo."
"Ne
dediler?"
"Henüz
bir şey yok."
"Ben
sabaha doğru geleceğim."
"Gel."
"Kendine
dikkat et."
"Olur."
Telefon
kapandı.
Konuşacak
başka bir şeyimiz yoktu. Çünkü söyleyebileceğimiz her şeyi son üç günde
defalarca söylemiştik.
Koridorun
duvarındaki saate baktım. Akrep ilerliyordu. Ben ilerlemiyordum. Tam o sırada
çay ocağından gelen kızarmış ekmek kokusu burnuma çarptı. Bir anlığına olduğum
yer değişti. Koku, insan hafızasının en inatçı anahtarıydı. Gözlerimi
kapatmadım. Ama koridor kayboldu. Yerine küçük bir mutfak geldi. Penceresi
avluya bakan, yazın bile perdeleri hafifçe sallanan bir mutfak. Annem ocağın
başındaydı. Sacın üzerinde ekmek kızartıyordu. Domatesi ince ince doğruyor,
üzerine biraz tuz serpiyordu. Çayın buharı camı hafifçe buğulandırmıştı.
"Mahmut!"
diye
seslendi.
"Oğlum,
ekmekler soğuyacak."
Koşarak
girdim mutfağa. Ayağımın altında eski mozaik taşlar vardı. Masanın üzerindeki
kırmızı kareli örtünün bir köşesi sarkıyordu. Babam henüz işe gitmemişti. Gömleğinin
düğmesini iliklerken anneme,
"Bugün
hava yine çok sıcak olacak."
dedi.
Annem çayı
bardağa doldururken gülümsedi.
"Mersin'de
hangi gün serin ki?"
Babam da
hafifçe gülümsedi.
Çok kısa. Bir
anlık. Onun gülümsemeleri hep kısa sürerdi. Sanki hayata fazla belli etmek
istemezdi sevincini.
Ben masaya
oturdum.
Annem
tabağı önüme koydu.
"Sıcakken
ye."
"Okula
geç kalacağım."
"Beş
dakika geç kalırsın."
"Öğretmen
kızar."
"O da
çocuk olmuştur."
Babam
çayından bir yudum aldı. Sonra bana baktı.
"Öğretmen
haklıysa dinle."
Annem
hemen itiraz etti.
"Çocuk
daha ağzına lokmasını koymadı."
Babam
sustu. Annem de sustu.
Evde
sessizlik hiç kötü bir şey değildi. Sessizlik bazen aynı sofrayı paylaşmanın
başka bir yoluydu. Ben ekmeğimi çaya bandırırken mutfağın açık penceresinden
dışarı baktım. Mahalle yeni uyanıyordu. Bir kadın balkon yıkıyordu. Sokaktan
simitçinin sesi geliyordu. Uzakta bir güvercin havalandı. Ben o sabahın sıradan
olduğunu sanıyordum. İnsan, mutlu olduğu günlerin sıradan olduğunu zannediyor. Oysa
yıllar sonra dönüp baktığında, ömrünün en zengin sabahlarının onlar olduğunu
anlıyor.
"Mahmut
Bey..."
Ses bir
anda mutfağın içini parçaladı. Başımı kaldırdım. Ne mutfak vardı. Ne annem. Ne
kahvaltı masası.
Karşımda
beyaz önlüklü doktor duruyordu.
Elindeki
dosyayı kapattı.
"Konuşabilir
miyiz?"
Doktorun
gözlerinde, mesleğin öğrettiği o kontrollü ifade vardı.
Ne umut
dağıtıyordu. Ne umudu tamamen alıyordu. Sadece gerçeğe hazırlanmış bir insan
gibi bakıyordu. Ben ayağa kalktım. Dizlerimin titrediğini ilk adımımı attığımda
fark ettim. Koridor uzundu. Ama doktora doğru yürürken bana çocukluğum kadar
uzun geldi.
—Hâkimyâ