Yarım Kalan

 XIV.

Adana'ya Giden Otobüs

İnsan, doğduğu şehirden ilk kez ayrılırken arkasında yalnızca bir ev bırakmaz. Bir ses bırakır. Bir pencere. Bir akşam ezanı. Mahallesindeki bakkalın "Gel bakalım." deyişini... Annesinin balkon demirine astığı havluları... Babasının işten dönüş saatini... Ve çocukluğunu...

Araç hareket ettiğinde bunların hepsi aynı anda geride kalır. Bunu yıllar sonra anlayacaktım. O gün yalnızca üniversiteye gidiyordum.

 

"Valizini bir daha kontrol et."

Annem üçüncü kez aynı cümleyi kurmuştu.

"Ettim anne."

"İyi bak."

"Baktım."

"İlaçlarını aldın mı?"

"Anne..."

"Ne var?"

"Gidiyorum."

Sustu.

O susunca ev de sustu.

Babam, kapının yanında ayakkabılarını giyiyordu. Bağcıklarını bağlarken hiç konuşmadı. Zaten vedaları annem yaşardı. Babam yolculukları.

 

Otogara giderken arabada radyo açıktı. Eski bir türkü çalıyordu. Kimse dinlemiyordu. Annem camdan dışarı bakıyordu. Ben ön koltuktaydım. Babam direksiyondaydı. Üçümüz de aynı arabadaydık. Üçümüz de başka şeyler düşünüyorduk. İnsan bazen en çok ailesinin yanında yalnız kalıyor. Çünkü herkes, ayrılığı kendi içinde yaşıyor.

 

Otogara vardığımızda hava sıcaktı. Yaz sonuydu. Beton zeminden sıcaklık yükseliyordu. Otobüslerin egzoz kokusu, simitçilerin susam kokusuna karışıyordu.

Muavin valizi bagaja koydu.

"Adana!" diye bağırdı.

Bir şehir, bazen tek kelimeyle başlıyordu. Annem çantasından küçük bir bez kese çıkardı. Elime sıkıştırdı.

"Bu ne?"

"Açınca görürsün."

"Para mı?"

"Gerekince kullan."

"Anne, bende var."

"Annelerin verdiği para başka olur."

İtiraz etmedim.

Çünkü anneler, itiraz edilince üzülür.

Ve insan, annesini üzmenin vicdanını yıllarca taşır.

 

Babam cebinden eski deri cüzdanını çıkardı. İçindeki banknotları saydı. Çok değildi. Bir kısmını bana uzattı.

"Al."

"Baba, gerek yok."

"Al."

"Var."

"Ben rahat ederim."

Parayı alırken ellerimiz birbirine değdi. O an ilk kez fark ettim. Babamın elleri eskisinden daha sertti. Daha çatlak. Daha yorgun. Çalışmak, insanın önce ellerini yaşlandırıyordu. Sonra yüzünü.

 

Minibüsün motoru çalıştı. Muavin, "Binelim arkadaşlar." diye seslendi.

Annem bana sarıldı. Uzun sürdü. Çocukken düştüğümde sarıldığı gibi. Asker uğurlar gibi. Belki de anneler, çocuklarını her ayrılışta yeniden doğuruyordu. Saçımı okşadı.

"Yemek yemeyi unutma."

Başımı salladım.

"Üşütme."

"Evet."

"Kimseye güvenme."

"Tamam."

Sonra sesi iyice kısıldı.

"Canın sıkılırsa ara."

İşte bu cümle...

Yıllar sonra bile kulağımda kaldı. Canım ne zaman sıkılsa gerçekten onu aramıştım. Bir başarımı... Bir başarısızlığımı... Bir aşkı... Bir ayrılığı... Bir sevinci... Bir korkuyu... Telefonun diğer ucunda hep annem olmuştu. Şimdi telefon rehberinde numarası hâlâ kayıtlıydı. Ama arayabileceğim hiçbir dünya kalmamıştı.

 

Babam bana sarılmadı. Bizim aramızda sarılmak yerine başka bir şey vardı. Omzuma iki kez vurdu. Hepsi buydu.

"Çalış."

"Edeceğim."

"Adam ol."

Bu cümleyi söylerken gözlerini kaçırdı.

Sonra ekledi.

"İyi adam ol."

İşte bunu ilk kez söylüyordu.

Sadece "adam ol" dememişti.

"İyi adam ol."

Yıllarca o iki kelimenin ağırlığını taşıdım. Belki bu yüzden insanları kırmaktan korktum. Belki bu yüzden yardım istemeyi değil, yardım etmeyi öğrendim. Belki bu yüzden hayat beni defalarca yorsa da, içimdeki iyiliği tamamen kaybedemedim. Babam bana servet bırakmamıştı. Büyük nasihatler de bırakmamıştı. Ama iki kelime bırakmıştı.

İyi adam ol.

İnsan bazen bütün ömrünü iki kelimenin hakkını vermeye çalışarak geçiriyor.

 

Minibüs hareket etti. Cam kenarındaydım. Annem el sallıyordu. İki eliyle. Babam ise biraz geride durmuştu. Elleri cebindeydi. Sadece başını hafifçe eğdi. Ben de el salladım. Minibüs dönerken onları son kez aynı karede gördüm. Annem önde. Babam arkada. Biri sevgisini göstererek... Diğeri sevgisini saklayarak...

O gün ikisinin de beni aynı ölçüde sevdiğini bilmiyordum.

Bunu anlamam için yılların geçmesi, annemin toprağa girmesi ve babamın yoğun bakımda sessizce yatması gerekecekti.

 

Adana'ya vardığımda akşam olmuştu. Otogar kalabalıktı. İnsanlar birbirine çarpa çarpa yürüyordu. Şehir, Mersin'den daha gürültülüydü. Daha aceleci. Daha yabancı. Valizimi omzuma aldım. Derin bir nefes çektim. İçimde korkuyla heyecan birbirine karışmıştı. Kendi kendime fısıldadım.

"Artık kendi hayatım başlıyor."

Oysa bilmiyordum. İnsanın kendi hayatı, doğduğu evden çıktığı gün başlamıyordu.

Asıl hayat... İlk kez yalnız kaldığında başlıyordu.

 

                                                                                                                —Hâkimyâ