XIII.
Babanın
Sessizliği
Bir insanı
gerçekten ne zaman tanırsın? Çocukken mi? Aynı evde yaşarken mi? Yoksa artık
onunla konuşamadığında mı?
Yoğun
bakımın kapısına her bakışımda bunu düşünüyordum. Babam içerideydi. Ben
dışarıda. Hayatımız boyunca ilk kez yerlerimiz bu kadar keskin çizgilerle
ayrılmıştı. O konuşamıyordu. Ben ise ilk kez söyleyecek bu kadar çok söz
buluyordum.
Babam
öfkeli bir adam değildi. Ama kolay bir adam da değildi. Evimizde yüksek sesle
kahkaha atan kişi annemdi. Misafir gelince sohbeti açan annemdi. Komşuların
derdini dinleyen annemdi. Babam ise pencerenin kenarında oturur, çayını
yudumlar, arada bir gülümserdi. Bazen annem takılırdı.
"Biraz
da sen konuş."
Babam omuz
silkerdi.
"Sen
ikimizin yerine de konuşuyorsun."
Annem
gülerdi.
"İyi
ki evde iki tane ben yok."
Babam
çayından bir yudum alırdı.
"O
zaman bana yer kalmazdı."
İkisi de
gülerdi.
Ben de
gülerdim.
Şimdi
dönüp baktığımda anlıyorum. O küçük konuşmalar, bir evin direkleriydi. İnsan
direkleri, ev yıkılınca fark ediyor.
Babam
sevgisini hiç büyük cümlelerle göstermedi. Bir keresinde lisedeydim. Kış çok
sert geçmişti. Ayakkabımın altı açılmıştı. Kimseye söylememiştim. Okul çıkışı
yağmur başlamıştı. Eve kadar yürürken çoraplarım su olmuştu. Akşam ayakkabıyı
sobanın yanına koydum. Ertesi sabah kapının önünde yeni bir çift ayakkabı
duruyordu. Kutusu bile yoktu. Sadece ayakkabılar.
Annem
mutfaktaydı.
"Kim
aldı?"
Başını
kaldırmadan cevap verdi.
"Kim
alacak?"
"Babam
mı?"
"Gece
sen uyurken çıktı."
"Nereye?"
"Çarşıya."
"Bu
saatte mi?"
Annem
ocağın altını kıstı.
"Baban,
çocuklarının ayağı üşüsün istemez."
Babama
teşekkür etmedim. Çünkü gençtim. Teşekkür etmenin utandıracağını sandım. Şimdi
düşünüyorum da... Bazı teşekkürler, söylenmediği için yıllarca insanın içinde
bekliyor.
Hastanenin
koridorunda yaşlı bir amca ağır ağır yürüyordu. Elindeki serum askısını kendi
itiyordu. Kimseye yük olmak istemiyormuş gibi. Babam da öyleydi. Musluğu tamir
edecek usta çağırmazdı. Dolabı kendi taşırdı. Ağrısa bile belli etmezdi.
Bir gün
annem kızmıştı.
"Biraz
da yardım iste."
Babam,
elindeki anahtarı masaya bırakmıştı.
"İnsan
yapabiliyorsa kendi yapmalı."
Annem
başını sallamıştı.
"Her
şeyi tek başına yapamazsın."
Babam
pencereye bakmıştı.
"Alıştım."
O cümleyi
o zaman sıradan bulmuştum.
Bugün ise
başka duyuluyor.
Belki de
yalnızlık, bir insanın alışkanlığı hâline gelebiliyordu.
Babamın
ellerini düşündüm. Çocukken bana çok büyük gelirdi. Avucunun içine kendi elim
kaybolurdu. O eller... Çivi çakmıştı. Motor tamir etmişti. Poşet taşımıştı. Beni
bisikletin arkasından tutmuştu. Sonra fark ettim. Hiçbir fotoğrafta babamın
ellerine dikkat etmemişim. İnsan, en çok kendisini taşıyan elleri unutuyor.
"Mahmut..."
Başımı
kaldırdım. Ağabeyim elinde iki bardak çayla geliyordu. Birini uzattı.
"Şeker
atmadım."
"Güzel."
Eskiden
olsa annem hemen itiraz ederdi.
"Şekersiz
çay mı içilir?"
Biz üçümüz
farklı çay içerdik. Babam demli ve şekerli. Annem şekerli ve açık. Ben koyu.
Şimdi
annem yoktu. Ama çayın buharında onun sesi dolaşıyordu.
Ağabeyim
sessizce oturdu.
Bir süre
sonra cebinden buruşturulmuş bir kâğıt çıkardı.
"Bak
bunu buldum."
Eski bir
elektrik faturasıydı. Arkasında babamın el yazısıyla hesaplar vardı. Rakamlar...
Toplamlar... Çarpılar... Eksiler...
En altta
tek cümle.
'Çocukların
okul masrafı önce.'
Başka
hiçbir açıklama yoktu.
O satıra
uzun süre baktım.
Babam bunu
kimse görsün diye yazmamıştı. Belki sadece hesap yaparken not düşmüştü. Ama
bazen insanın karakteri, en çok farkında olmadan yazdığı cümlelerde saklanır. Kâğıdı
elimde çevirirken boğazım düğümlendi. Hayatım boyunca babamdan büyük nasihatler
dinlememiştim. Bana uzun konuşmalar yapmamıştı. Fakat tek bir satır, yıllarca
anlatılacak bir konuşmadan daha güçlüydü.
"Çocukların
okul masrafı önce."
İşte onun
hayat özeti buydu. Kendinden önce ailesi. İsteklerinden önce çocukları. Konforundan
önce sorumlulukları. Belki de ben, farkında olmadan tam da bu mirası
devralmıştım. İnsanlara yardım etmeye çalışmam... Çocuklarım için çırpınmam... Kendimi
en sona bırakmam... Bunların bir kısmı benim seçimim değildi. Babamın sessizce
bana bıraktığı bir dildi.
Koridorun
sonundaki pencereye yürüdüm. Mersin'in öğleden sonraki güneşi hastanenin
bahçesine eğik düşüyordu. Ağaçların gölgeleri uzamıştı. Hayat dışarıda bütün
sıradanlığıyla devam ediyordu. Bir çocuk dondurma yiyordu. Bir taksi hızla
girişe yanaştı. Bir kadın elindeki dosyalarla koşarak içeri girdi. Kimsenin
birbirinin hikâyesinden haberi yoktu. Belki de şehirler bu yüzden ayakta
kalıyordu. Herkes kendi yükünü taşıyor, başkasının yükünü ancak omzuna
değdiğinde hissediyordu.
Camdaki
yansımama baktım. İlk kez babama benzedim. Sadece yüzüm değil. Bekleyişim de
ona benziyordu. Belki insan, babasına yıllar içinde benzemez. Belki onu
beklerken benzer.