III.
Babamın
Sessizliği
İnsan
çocukken babasının neden sustuğunu merak etmiyor. Çünkü babalar konuşmaz. Baba
dediğin sabah erkenden kalkar. Yüzünü yıkar. Çayını içer. İşe gider. Akşam
döner. Yemek yer. Televizyonun karşısında biraz oturur. Sonra uyur. Çocuk için
babalık bundan ibarettir. Konuşmak annelerin işidir. Babalar ise evin duvarları
gibidir. Varlıkları hissedilir ama sesleri duyulmaz. Ben de öyle sanıyordum.
Yoğun
bakımın önündeki koridorda sabah ezanı okunuyordu. Hastanelerde ezan sesi başka
gelir. Pencereden değil, insanın içinden duyulur. Koridorun sonundaki mescitten
yaşlı bir adam ağır ağır çıktı. Yüzünde uykusuzluk vardı. Ayakkabılarını
giyerken sessizce dua etti. Sonra cebinden telefonunu çıkarıp birini aradı.
"Daha
aynı..."
Sadece
bunu söyledi. Karşı taraf her şeyi anlamış olmalıydı. Telefon kapandı. Bazı
haberler uzun anlatılmaz. Çünkü acının dili kısadır.
Babamın
sessizliğini ilk kez ilkokul yıllarında fark etmiştim. Mahallede arkadaşlarımın
babaları yüksek sesle konuşurdu. Kahvehanede gülerlerdi. Şakalaşırlardı. Benim
babam ise dinlerdi. Çok dinlerdi. Birisi ona bir şey anlattığında sözünü
kesmezdi. Bitmesini beklerdi. Sonra ya tek cümle söylerdi... Ya da sadece
başını sallardı.
Çocuk
aklımla bunu tuhaf bulurdum. "Babam neden böyle?" diye düşündüğüm çok
olmuştur.
Annem bir
gün mutfakta bunu anlamış gibi bana baktı.
"Baban
konuşmuyor sanıyorsun."
"Evet."
"Aslında
çok konuşuyor."
"Nerede?"
"Elleriyle."
O zaman
hiçbir şey anlamamıştım.
Bir pazar
günüydü. Evimizin musluğu bozulmuştu. Babam, eski takım çantasını balkonun
köşesinden getirdi. O çanta çocukluğumun en gizemli eşyalarından biriydi. İçinde
tornavidalar... Anahtarlar... Çiviler... Somunlar... Yağ kokusu sinmiş bez
parçaları... Babam kapağını açınca bana sanki hazine sandığı açılmış gibi
gelirdi.
"Gel."
dedi.
Yanına
oturdum.
"Şunu
tut."
Küçük
İngiliz anahtarını uzattı. Musluğu sökmeye başladı. Ben sadece anahtarı
uzatıyor... Vidaları topluyor... Onun söylediklerini yapıyordum. Yarım saat
sonra musluk yeniden çalıştı.
Babam
ellerini yıkadı.
"Oldu."
dedi.
Ben
hayranlıkla musluğa baktım.
"Bunu
nereden öğrendin?"
Omuz
silkti.
"Bozula
bozula."
İşte
babamın hayat özeti buydu. Bozula bozula öğrenmişti. Kimse ona öğretmemişti. Hayat
öğretmişti.
Ben
çocukken babamın güçlü olduğunu sanıyordum. Sonra büyüdüm. Aslında güçlü
değil... Mecbur olduğunu anladım. İnsanların çoğu güçlü değildir. Sadece başka
seçenekleri yoktur.
Yoğun
bakım kapısı yine açıldı. Bu kez sedye çıktı. Üzeri tamamen örtülüydü. Koridordaki
herkes aynı anda ayağa kalktı. Kimse konuşmadı. Sedye ağır ağır önümden geçti. Yanımdaki
kadın hıçkırmaya başladı. Genç bir adam sedyenin arkasından yürüyordu. Omuzları
çökmüştü. Daha birkaç dakika önce birinin oğluydu. Şimdi ise babasızdı. Onu
tanımıyordum. Ama yüzündeki ifadeyi tanıyordum. Çünkü korkuyordum. Bir gün aynı
ifadeyi ben de taşıyabilirdim.
İnsan
başkasının acısına bakarken aslında kendi geleceğini görüyor.
Telefonum
yine çaldı. Bu kez kızım arıyordu.
"Evet
güzel kızım."
"Baba..."
Sesinde
çekingenlik vardı.
"Dedem
nasıl?"
Boğazım
düğümlendi.
"Uyuyor."
"İyileşecek
mi?"
Çocuklar
dünyanın en zor sorularını sorar. Çünkü henüz yalan söylemeyi bilmezler. Camdan
dışarı baktım. Sabah güneşi hastanenin çatısına vuruyordu.
"İnşallah."
Uzun bir
sessizlik oldu.
"Baba."
"Hı?"
"Seni
özledim."
Koridor
bir anda küçüldü. Duvarlar üzerime geldi. Üç kelime... İnsan bazen üç kelime
yüzünden ayakta duramaz.
"Ben
de seni özledim."
Telefon
kapandı. Uzun süre ekrana baktım. Kendi çocukluğum geçti gözümün önünden. Ben
de babamı özler miydim böyle? Yoksa onun zaten hep yanımda olacağını düşündüğüm
için hiç söylemez miydim? İnsan bazı cümleleri zamanında kurmuyor. Sonra ömür
boyu içinde taşıyor.
Öğleye
doğru ağabeyim geldi. Gözlerinin altı mosmordu. Belli ki o da uyumamıştı. Elinde
poşet vardı.
"Bir
şeyler aldım."
İçinden
simit çıkardı. Peynir... İki küçük su.
"Ye."
"Canım
istemiyor."
"Biliyorum."
Simitten
küçük bir parça kopardı.
"Annem
olsaydı ne derdi?"
İkimiz de
aynı anda annemin sesini duyduk.
"Aç
karnına beklenmez."
Ağabeyim
simidi bana uzattı. Gülümsedi. Ama o gülümsemenin yarısı eksikti. Annem gideli
eksik gülüyorduk. Ben simitten küçük bir lokma aldım. Bayattı. Belki de
değildi. İnsanın ağzının tadı bazen acısından bozuluyor.
Ağabeyim
bir süre sessiz kaldı.
Sonra
beklemediğim bir şey söyledi.
"Hatırlıyor
musun?"
"Neyi?"
"Babam
sana bisiklet almıştı."
İçimde bir
kapı aralandı. Pas kokan bir kapı. Demir gıcırtısıyla açılan. Bir yaz sabahı. Bir
bisiklet dükkânı. Camdaki kırmızı renkli bisiklet. Babamın cebindeki
buruşturulmuş banknotlar. Ve ilk kez gözlerinde gördüğüm o çocuk gibi
heyecan...
Ben cevap
vermeden önce hafızam çoktan yıllar öncesine doğru yürümeye başlamıştı...