Yarım Kalan 21

 

Babamın Elleri

"Babanız..."

Hemşire, elindeki dosyaya bir kez daha baktı.

"...doktor bey sizi görmek istiyor."

Hayatta bazı cümleler vardır. Ne iyi haberdir... Ne kötü... İnsanı yalnızca bilinmezliğin içine bırakır. Koridor bir anda daraldı sanki. Ayağa kalktım. Bacaklarımın bana ait olmadığını hissettim. Doktor odasına kadar yürüdüğüm o birkaç metreyi bugün bile tarif edemem. İnsan korkarken mesafeler uzuyor. Kapıyı tıklattım.

"Buyurun."

İçeri girdim. Doktor masasının başında oturuyordu. Gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı.

Bu hareketi hiç sevmedim. Çünkü insanlar zor cümlelere başlamadan önce gözlüklerini çıkarırlar.

"Mahmut Bey..."

"Evet hocam."

"Babanızın durumu hâlâ kritik."

Nefesimi tuttum.

"Ama..."

İnsan bazen tek bir kelimeye tutunuyor.

"Ama"...

Dünyanın en güçlü kelimelerinden biri.

"...şimdilik vücudu tedaviye cevap veriyor."

İçimde düğümlenen ipin biraz gevşediğini hissettim.

"Önümüzdeki kırk sekiz saat önemli."

Başımı salladım. Söylediklerinin yarısını anlamamıştım. Çünkü umut, bazen insanın işitmesini bile değiştiriyor.

Ayağa kalktı. Omzuma hafifçe dokundu.

"Güçlü olun."

Doktorlar bunu çok söylüyor.

Belki başka söyleyecek söz bulamadıkları için. Belki de gerçekten inanıyorlar. Ama insan güçlü olmaya karar veremiyor. Sadece ayakta kalmaya çalışıyor.

 

Koridora çıktığımda ağabeyim hemen yanıma geldi.

"Ne dedi?"

"Bekleyeceğiz."

"İyi mi?"

"Kötü de demedi."

İkimiz de aynı anda sustuk. Çünkü beklemek, bazen cevabın kendisiydi. Duvarın dibine oturduk. Ağabeyim cebinden eski bir sigara paketi çıkardı. Uzun süre elinde çevirdi.

Sonra tekrar cebine koydu.

"Bırakmıştın."

"Bıraktım."

"Niye çıkardın?"

"Bilmiyorum."

İkimiz de güldük.

Çok kısa sürdü. Sonra yine sessizlik geldi.

 

Çocukken babamın elleri bana kocaman görünürdü. Benim elim, onun avucunun içinde kaybolurdu. Bir bayram sabahıydı. Henüz ilkokula gidiyordum. Yeni ayakkabılarım ayağımı vurmuştu. Yürümek istemiyordum. Babam hiçbir şey söylemedi. Önüme çömeldi.

"Ayaklarını ver."

Ayakkabılarımı çıkardı. Çorabımı düzeltti. Ayağımın vurduğu yere mendilini katlayıp koydu.

Sonra ayakkabıyı yeniden giydirdi.

"Şimdi yürü."

Birkaç adım attım. Acımıyordu.

"Oldu."

Başımı kaldırdım. Babam gülümsedi.

"Her ayakkabı önce biraz can yakar."

O zaman bunu sadece ayakkabı için söylemiş sanmıştım.

Hayatın da böyle olduğunu çok sonra anlayacaktım.

 

Babam hiçbir zaman uzun nasihatler eden biri olmadı. Bir işi gösterirdi. Sonra çekilirdi. Bisiklet sürmeyi de öyle öğrenmiştim.

Mahallenin sokağında arkamdan selemi tutuyordu.

"Düşeceğim."

"Düş."

"Tut."

"Tutuyorum."

Bir süre sonra hızlandım.

Rüzgâr yüzüme çarpıyordu.

"Bakma arkana." demişti.

Ama çocuk merakı işte... Döndüm. Babam çoktan bırakmıştı. Yolun ortasında tek başıma gidiyordum. Paniğe kapıldım. Düştüm. Dizim kanadı. Ağlayarak ona baktım.

Koşarak yanıma geldi.

"Kızdın mı?" diye sordum.

Pantolonumdaki tozu silkti.

"Hayır."

"Düştüm."

"Düşeceksin."

"Canım acıdı."

"Geçecek."

Sonra beni ayağa kaldırdı.

"Bir daha bin."

İşte babam buydu. Acıyı inkâr etmezdi. Ama onun içinde kalmana da izin vermezdi.

 

Koridorun camından sabahın ilk ışıkları görünmeye başlamıştı. Gece boyunca yağan ince yağmur durmuştu. Hastanenin bahçesindeki çam ağaçları yıkanmış gibi duruyordu. Bir serçe pencerenin kenarına kondu. Başını sağa sola çevirdi. Sonra uçup gitti. Küçücük bir kuşun bile özgürlüğü vardı. İnsan ise bazen kendi düşüncelerinin içinde saatlerce kalabiliyordu.

 

Telefonum yeniden çaldı.

Bu kez arayan kardeşimdi.

"Ağabey..."

"Evet."

"Babam nasıl?"

"Aynı."

Anlatacak başka kelime bulamadım. Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.

Sonra kardeşim yavaşça konuştu.

"Hatırlıyor musun..."

"Neyi?"

"Çocukken elektrikler kesilince..."

"...babam bizi dama çıkarırdı."

Gülümsedim.

Hatırlamaz olur muydum? Yaz gecelerinde bütün mahalle damlara çıkardı. Annem, çaydanlığı yukarı taşırdı. Komşular birbirine karpuz uzatırdı. Biz çocuklar yıldız sayardık. Babam ise sırtını duvara yaslar, gökyüzüne bakardı.

Bir gece ona sormuştum.

"Baba..."

"Evet?"

"Yıldızlar neden düşüyor?"

Uzun süre gökyüzüne bakmıştı.

"Onlar düşmüyor."

"O zaman?"

"Bizim gözümüz yetişemiyor."

O gece hiçbir şey anlamamıştım.

Bugün ise o cümleyi başka türlü duyuyordum. Belki insanlar da birdenbire değişmiyordu.

Biz sadece onların değiştiği anı kaçırıyorduk.

 

Ağabeyim omzuma dokundu.

"Biraz uyu."

"Uyuyamam."

"En azından gözlerini dinlendir."

Başımı duvara yasladım. Koridorun floresan ışıkları tavanda sessizce yanıyordu. Ne garipti. Çocukken karanlıktan korkardım. Şimdi ise en çok aydınlık koridorlarda korkuyordum. Çünkü bazı haberler, hep ışıklar açıkken veriliyordu. Başımı geriye bıraktım. Gözlerimi kapattım. İçimde yalnızca tek bir dilek vardı. Babamın elini bir kez daha tutabilmek. Bu kez çocuk olduğum için değil...

Büyüdüğümü ona sessizce anlatabilmek için.

                                                                                                                            —Hâkimyâ