Babamın
Elleri
"Babanız..."
Hemşire,
elindeki dosyaya bir kez daha baktı.
"...doktor
bey sizi görmek istiyor."
Hayatta
bazı cümleler vardır. Ne iyi haberdir... Ne kötü... İnsanı yalnızca
bilinmezliğin içine bırakır. Koridor bir anda daraldı sanki. Ayağa kalktım. Bacaklarımın
bana ait olmadığını hissettim. Doktor odasına kadar yürüdüğüm o birkaç metreyi
bugün bile tarif edemem. İnsan korkarken mesafeler uzuyor. Kapıyı tıklattım.
"Buyurun."
İçeri
girdim. Doktor masasının başında oturuyordu. Gözlüklerini çıkarıp masaya
bıraktı.
Bu
hareketi hiç sevmedim. Çünkü insanlar zor cümlelere başlamadan önce
gözlüklerini çıkarırlar.
"Mahmut
Bey..."
"Evet
hocam."
"Babanızın
durumu hâlâ kritik."
Nefesimi
tuttum.
"Ama..."
İnsan
bazen tek bir kelimeye tutunuyor.
"Ama"...
Dünyanın
en güçlü kelimelerinden biri.
"...şimdilik
vücudu tedaviye cevap veriyor."
İçimde
düğümlenen ipin biraz gevşediğini hissettim.
"Önümüzdeki
kırk sekiz saat önemli."
Başımı
salladım. Söylediklerinin yarısını anlamamıştım. Çünkü umut, bazen insanın
işitmesini bile değiştiriyor.
Ayağa
kalktı. Omzuma hafifçe dokundu.
"Güçlü
olun."
Doktorlar
bunu çok söylüyor.
Belki
başka söyleyecek söz bulamadıkları için. Belki de gerçekten inanıyorlar. Ama
insan güçlü olmaya karar veremiyor. Sadece ayakta kalmaya çalışıyor.
Koridora
çıktığımda ağabeyim hemen yanıma geldi.
"Ne
dedi?"
"Bekleyeceğiz."
"İyi
mi?"
"Kötü
de demedi."
İkimiz de
aynı anda sustuk. Çünkü beklemek, bazen cevabın kendisiydi. Duvarın dibine
oturduk. Ağabeyim cebinden eski bir sigara paketi çıkardı. Uzun süre elinde
çevirdi.
Sonra
tekrar cebine koydu.
"Bırakmıştın."
"Bıraktım."
"Niye
çıkardın?"
"Bilmiyorum."
İkimiz de
güldük.
Çok kısa
sürdü. Sonra yine sessizlik geldi.
Çocukken
babamın elleri bana kocaman görünürdü. Benim elim, onun avucunun içinde
kaybolurdu. Bir bayram sabahıydı. Henüz ilkokula gidiyordum. Yeni ayakkabılarım
ayağımı vurmuştu. Yürümek istemiyordum. Babam hiçbir şey söylemedi. Önüme
çömeldi.
"Ayaklarını
ver."
Ayakkabılarımı
çıkardı. Çorabımı düzeltti. Ayağımın vurduğu yere mendilini katlayıp koydu.
Sonra
ayakkabıyı yeniden giydirdi.
"Şimdi
yürü."
Birkaç
adım attım. Acımıyordu.
"Oldu."
Başımı
kaldırdım. Babam gülümsedi.
"Her
ayakkabı önce biraz can yakar."
O zaman
bunu sadece ayakkabı için söylemiş sanmıştım.
Hayatın da
böyle olduğunu çok sonra anlayacaktım.
Babam
hiçbir zaman uzun nasihatler eden biri olmadı. Bir işi gösterirdi. Sonra
çekilirdi. Bisiklet sürmeyi de öyle öğrenmiştim.
Mahallenin
sokağında arkamdan selemi tutuyordu.
"Düşeceğim."
"Düş."
"Tut."
"Tutuyorum."
Bir süre
sonra hızlandım.
Rüzgâr
yüzüme çarpıyordu.
"Bakma
arkana." demişti.
Ama çocuk
merakı işte... Döndüm. Babam çoktan bırakmıştı. Yolun ortasında tek başıma
gidiyordum. Paniğe kapıldım. Düştüm. Dizim kanadı. Ağlayarak ona baktım.
Koşarak
yanıma geldi.
"Kızdın
mı?" diye sordum.
Pantolonumdaki
tozu silkti.
"Hayır."
"Düştüm."
"Düşeceksin."
"Canım
acıdı."
"Geçecek."
Sonra beni
ayağa kaldırdı.
"Bir
daha bin."
İşte babam
buydu. Acıyı inkâr etmezdi. Ama onun içinde kalmana da izin vermezdi.
Koridorun
camından sabahın ilk ışıkları görünmeye başlamıştı. Gece boyunca yağan ince
yağmur durmuştu. Hastanenin bahçesindeki çam ağaçları yıkanmış gibi duruyordu. Bir
serçe pencerenin kenarına kondu. Başını sağa sola çevirdi. Sonra uçup gitti. Küçücük
bir kuşun bile özgürlüğü vardı. İnsan ise bazen kendi düşüncelerinin içinde
saatlerce kalabiliyordu.
Telefonum
yeniden çaldı.
Bu kez
arayan kardeşimdi.
"Ağabey..."
"Evet."
"Babam
nasıl?"
"Aynı."
Anlatacak
başka kelime bulamadım. Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.
Sonra
kardeşim yavaşça konuştu.
"Hatırlıyor
musun..."
"Neyi?"
"Çocukken
elektrikler kesilince..."
"...babam
bizi dama çıkarırdı."
Gülümsedim.
Hatırlamaz
olur muydum? Yaz gecelerinde bütün mahalle damlara çıkardı. Annem, çaydanlığı
yukarı taşırdı. Komşular birbirine karpuz uzatırdı. Biz çocuklar yıldız
sayardık. Babam ise sırtını duvara yaslar, gökyüzüne bakardı.
Bir gece
ona sormuştum.
"Baba..."
"Evet?"
"Yıldızlar
neden düşüyor?"
Uzun süre
gökyüzüne bakmıştı.
"Onlar
düşmüyor."
"O
zaman?"
"Bizim
gözümüz yetişemiyor."
O gece
hiçbir şey anlamamıştım.
Bugün ise
o cümleyi başka türlü duyuyordum. Belki insanlar da birdenbire değişmiyordu.
Biz sadece
onların değiştiği anı kaçırıyorduk.
Ağabeyim
omzuma dokundu.
"Biraz
uyu."
"Uyuyamam."
"En
azından gözlerini dinlendir."
Başımı
duvara yasladım. Koridorun floresan ışıkları tavanda sessizce yanıyordu. Ne
garipti. Çocukken karanlıktan korkardım. Şimdi ise en çok aydınlık koridorlarda
korkuyordum. Çünkü bazı haberler, hep ışıklar açıkken veriliyordu. Başımı
geriye bıraktım. Gözlerimi kapattım. İçimde yalnızca tek bir dilek vardı. Babamın
elini bir kez daha tutabilmek. Bu kez çocuk olduğum için değil...
Büyüdüğümü
ona sessizce anlatabilmek için.