Yarım Kalan 22

 

Bir Alışkanlıktır Hatıralar

Hastane koridorları insanı değiştiren yerlerdir. Bunu ilk gece anlamıyorsun. İkinci gece de... Ama üçüncü geceden sonra, aynı sandalyeye oturduğunda artık eskisi gibi kalkmıyorsun.

Ben de değişiyordum. Belki yavaş yavaş... Belki fark etmeden... Ama değişiyordum. Yoğun bakım kapısının tam karşısındaki üçüncü sandalyeye yine oturdum. Artık bana ait gibiydi.

Yan tarafta oturan güvenlik görevlisi beni görünce başıyla selam verdi.

"Gece yine sizde."

"Evet."

"Babanız nasıl?"

"Aynı."

Başını eğdi.

Hastanelerde "aynı" kelimesi bazen iyi haberdi. Bazen de insanın içine ağır ağır çöken bir sessizlik.

 

Bir süre sonra çay ocağındaki genç çocuk elinde iki bardakla geldi.

"Biri sizindi."

"Ben istemedim."

"Biliyorum."

"Geceden beri buradasınız."

"İçin."

Teşekkür ettim. Çayı masanın üzerine bıraktı. Gitmedi. Bir süre ayakta bekledi.

"Siz öğretmen misiniz?"

Şaşırdım.

"Nereden anladın?"

"Gömleğinizden."

Gülümsedim.

"Öğretmenlerin gömlekleri mi farklı oluyor?"

"Oluyor."

"Nasıl?"

"Ütülü oluyor."

İkimiz de güldük.

Sonra cebinden telefonunu çıkardı.

"Eşim açık liseyi bitirmeye çalışıyor."

"Kimya çok zor geliyor."

"Bana anlatır mısınız bir gün?"

İnsan...

Hayatının en zor gecesinde bile birilerine faydalı olabileceğini görünce şaşırıyor.

"Tabii."

"Ne zaman istersen."

Çocuğun yüzü aydınlandı.

"Allah razı olsun hocam."

Hocam...

Bu kelimeyi binlerce kez duymuştum. Ama o gece başka geldi.

Belki ilk kez, mesleğimin sadece maaştan ibaret olmadığını hissettim.

 

Çayı yudumlarken babamın beni okula götürdüğü ilk günü hatırladım. Elimde kırmızı bir çanta vardı. Annem kapıda saçımı düzeltiyordu. Babam ayakkabılarımın bağcığını bağladı.

"Sıkıyor mu?"

"Yok."

"Emin misin?"

"Evet."

Yalan söylemiştim. Sıkıyordu. Ama babam üzülmesin diye söylememiştim. Çocuk aklı işte... Bazen büyüklerini koruyabileceğini sanıyor.

Okulun kapısına geldiğimizde elimi bıraktı. Öğretmen beni içeri çağırdı. Kapının önünde dönüp bir kez daha baktım. Babam hâlâ oradaydı. Gitmemişti. Ben sınıfa girene kadar bekledi.

Yıllar sonra çocuklarımı okula bıraktığım ilk gün aynı yerde durduğumu fark ettim. İnsan büyüyor. Sonra fark etmeden anne babasının hareketlerini tekrar etmeye başlıyor.

 

Koridorun sonundaki televizyonda sessizce haberler dönüyordu. Kimse izlemiyordu. Alt yazılar akıyordu. Bir yerde sel olmuştu. Bir yerde yangın. Bir yerde seçim.

Hayat dışarıda bütün hızıyla devam ediyordu. Oysa bu koridorun içinde tek bir haber önemliydi. Yoğun bakım kapısının açılması. İnsan acı çekerken dünyanın neden durmadığını uzun süre anlayamıyor. Sonra öğreniyor. Dünya kimse için durmuyor.

Ama bazen bir insanın dünyası, tek bir kapının önünde yıllarca bekleyebiliyor.

 

Telefonumun galerisine girdim. Babamın fotoğraflarına bakmaya başladım. Eski bir bayram sabahı... Üzerinde açık renk gömleği vardı. Saçlarının çoğu henüz beyazlamamıştı. Gülümsüyordu. Oysa gençliğinde çok gülen biri değildi. Yaş aldıkça insanın yüzü yumuşuyor galiba. Belki yorulduğu için... Belki affetmeyi öğrendiği için... Belki de artık bazı kavgaların boş olduğunu anladığı için... Bir fotoğrafta torununu omzuna almıştı. Diğerinde zeytin ağacının altında duruyordu. Bir başkasında annem vardı yanında. Uzun süre o fotoğrafa baktım. İkisi aynı karedeydi. Şimdi biri toprağın altındaydı. Diğeri yoğun bakımdaydı.

Fotoğraflar...

İnsan onların zamanı durdurduğunu sanıyor. Oysa sadece zamanı saklıyorlar.

 

Gece üçe doğru hemşirelerden biri yanıma geldi. Elinde küçük bir battaniye vardı.

"Üşürsünüz."

"İyiyim."

"Alın yine de."

Battaniyeyi omuzlarıma örttü. Annem olsaydı aynı hareketi yapardı. Teşekkür ettim. Gülümsedi.

"Geceler uzun."

Sonra yürüyüp gitti.

O an düşündüm. İnsan bazen bir ömrü, hiç tanımadığı insanların küçük iyilikleriyle taşıyor. Bir bardak çay... Bir battaniye... Bir tebessüm... Bir omza dokunan el... Büyük acıları çözmüyorlar.

Ama insanın tamamen yıkılmasını da engelliyorlar.

 

Sabah olmaya yakın gözlerim yeniden ağırlaştı. Koridorun floresan ışıkları hâlâ yanıyordu. Dışarıdan martı sesleri gelmeye başlamıştı. Mersin uyanıyordu.

Ben ise çocukluğumun bir sabahına doğru yavaşça yürüyordum. Babam bahçede hortumla ağaçları suluyordu. Ben uykulu gözlerle kapıya çıktım.

"Baba..."

"Ders çalışacağım ama canım istemiyor."

Hortumu kapattı. Yüzüme baktı. Hiç kızmadı. Hiç nasihat etmedi. Sadece omzuma dokundu.

"İstemediğin gün de yap."

"İnsanı ayakta tutan..."

"...isteği değil, alışkanlığıdır."

O gün sıradan gelen bu söz, yıllar sonra hayatımın omurgalarından biri olacaktı. Belki de bu yüzden bunca kırılmaya rağmen hâlâ ayaktaydım. Mutlu olduğum için değil...

Vazgeçmeyi alışkanlık hâline getirmediğim için.