Bir Alışkanlıktır Hatıralar
Hastane
koridorları insanı değiştiren yerlerdir. Bunu ilk gece anlamıyorsun. İkinci
gece de... Ama üçüncü geceden sonra, aynı sandalyeye oturduğunda artık eskisi
gibi kalkmıyorsun.
Ben de
değişiyordum. Belki yavaş yavaş... Belki fark etmeden... Ama değişiyordum. Yoğun
bakım kapısının tam karşısındaki üçüncü sandalyeye yine oturdum. Artık bana ait
gibiydi.
Yan
tarafta oturan güvenlik görevlisi beni görünce başıyla selam verdi.
"Gece
yine sizde."
"Evet."
"Babanız
nasıl?"
"Aynı."
Başını
eğdi.
Hastanelerde
"aynı" kelimesi bazen iyi haberdi. Bazen de insanın içine ağır ağır
çöken bir sessizlik.
Bir süre
sonra çay ocağındaki genç çocuk elinde iki bardakla geldi.
"Biri
sizindi."
"Ben
istemedim."
"Biliyorum."
"Geceden
beri buradasınız."
"İçin."
Teşekkür
ettim. Çayı masanın üzerine bıraktı. Gitmedi. Bir süre ayakta bekledi.
"Siz
öğretmen misiniz?"
Şaşırdım.
"Nereden
anladın?"
"Gömleğinizden."
Gülümsedim.
"Öğretmenlerin
gömlekleri mi farklı oluyor?"
"Oluyor."
"Nasıl?"
"Ütülü
oluyor."
İkimiz de
güldük.
Sonra
cebinden telefonunu çıkardı.
"Eşim
açık liseyi bitirmeye çalışıyor."
"Kimya
çok zor geliyor."
"Bana
anlatır mısınız bir gün?"
İnsan...
Hayatının
en zor gecesinde bile birilerine faydalı olabileceğini görünce şaşırıyor.
"Tabii."
"Ne
zaman istersen."
Çocuğun
yüzü aydınlandı.
"Allah
razı olsun hocam."
Hocam...
Bu
kelimeyi binlerce kez duymuştum. Ama o gece başka geldi.
Belki ilk
kez, mesleğimin sadece maaştan ibaret olmadığını hissettim.
Çayı
yudumlarken babamın beni okula götürdüğü ilk günü hatırladım. Elimde kırmızı
bir çanta vardı. Annem kapıda saçımı düzeltiyordu. Babam ayakkabılarımın
bağcığını bağladı.
"Sıkıyor
mu?"
"Yok."
"Emin
misin?"
"Evet."
Yalan
söylemiştim. Sıkıyordu. Ama babam üzülmesin diye söylememiştim. Çocuk aklı
işte... Bazen büyüklerini koruyabileceğini sanıyor.
Okulun
kapısına geldiğimizde elimi bıraktı. Öğretmen beni içeri çağırdı. Kapının
önünde dönüp bir kez daha baktım. Babam hâlâ oradaydı. Gitmemişti. Ben sınıfa
girene kadar bekledi.
Yıllar
sonra çocuklarımı okula bıraktığım ilk gün aynı yerde durduğumu fark ettim. İnsan
büyüyor. Sonra fark etmeden anne babasının hareketlerini tekrar etmeye
başlıyor.
Koridorun
sonundaki televizyonda sessizce haberler dönüyordu. Kimse izlemiyordu. Alt
yazılar akıyordu. Bir yerde sel olmuştu. Bir yerde yangın. Bir yerde seçim.
Hayat
dışarıda bütün hızıyla devam ediyordu. Oysa bu koridorun içinde tek bir haber
önemliydi. Yoğun bakım kapısının açılması. İnsan acı çekerken dünyanın neden
durmadığını uzun süre anlayamıyor. Sonra öğreniyor. Dünya kimse için durmuyor.
Ama bazen
bir insanın dünyası, tek bir kapının önünde yıllarca bekleyebiliyor.
Telefonumun
galerisine girdim. Babamın fotoğraflarına bakmaya başladım. Eski bir bayram
sabahı... Üzerinde açık renk gömleği vardı. Saçlarının çoğu henüz
beyazlamamıştı. Gülümsüyordu. Oysa gençliğinde çok gülen biri değildi. Yaş
aldıkça insanın yüzü yumuşuyor galiba. Belki yorulduğu için... Belki affetmeyi
öğrendiği için... Belki de artık bazı kavgaların boş olduğunu anladığı için... Bir
fotoğrafta torununu omzuna almıştı. Diğerinde zeytin ağacının altında
duruyordu. Bir başkasında annem vardı yanında. Uzun süre o fotoğrafa baktım. İkisi
aynı karedeydi. Şimdi biri toprağın altındaydı. Diğeri yoğun bakımdaydı.
Fotoğraflar...
İnsan
onların zamanı durdurduğunu sanıyor. Oysa sadece zamanı saklıyorlar.
Gece üçe
doğru hemşirelerden biri yanıma geldi. Elinde küçük bir battaniye vardı.
"Üşürsünüz."
"İyiyim."
"Alın
yine de."
Battaniyeyi
omuzlarıma örttü. Annem olsaydı aynı hareketi yapardı. Teşekkür ettim. Gülümsedi.
"Geceler
uzun."
Sonra
yürüyüp gitti.
O an
düşündüm. İnsan bazen bir ömrü, hiç tanımadığı insanların küçük iyilikleriyle
taşıyor. Bir bardak çay... Bir battaniye... Bir tebessüm... Bir omza dokunan
el... Büyük acıları çözmüyorlar.
Ama
insanın tamamen yıkılmasını da engelliyorlar.
Sabah
olmaya yakın gözlerim yeniden ağırlaştı. Koridorun floresan ışıkları hâlâ
yanıyordu. Dışarıdan martı sesleri gelmeye başlamıştı. Mersin uyanıyordu.
Ben ise
çocukluğumun bir sabahına doğru yavaşça yürüyordum. Babam bahçede hortumla
ağaçları suluyordu. Ben uykulu gözlerle kapıya çıktım.
"Baba..."
"Ders
çalışacağım ama canım istemiyor."
Hortumu
kapattı. Yüzüme baktı. Hiç kızmadı. Hiç nasihat etmedi. Sadece omzuma dokundu.
"İstemediğin
gün de yap."
"İnsanı
ayakta tutan..."
"...isteği
değil, alışkanlığıdır."
O gün
sıradan gelen bu söz, yıllar sonra hayatımın omurgalarından biri olacaktı. Belki
de bu yüzden bunca kırılmaya rağmen hâlâ ayaktaydım. Mutlu olduğum için
değil...
Vazgeçmeyi
alışkanlık hâline getirmediğim için.