IX
Bir
Sandalyenin Hafızası
Hastanelerde
sandalyeler çok şey bilir. Kimin kaç gece uyumadığını... Hangi omuzun ilk kez
çöktüğünü... Hangi annenin sabaha kadar dua ettiğini... Hangi oğlun, babasının
adını sessizce tekrar ettiğini... Ama hiçbirini anlatamazlar. Anlatsalar, belki
de hastaneler bu kadar sessiz olmazdı.
Yoğun
bakımın önündeki mavi plastik sandalyeye yine aynı yere oturdum. İlk gün sert
gelmişti. İkinci gün rahatsız etmişti. Üçüncü gün bedenim şeklini ona
bırakmıştı. İnsan her şeye alışıyor. En çok da alışmaması gereken şeylere. Karşı
duvardaki saat tıkırdamıyordu. Elektronikti. Rakamlar sessizce değişiyordu.
08.42, 08.43, 08.44…
Bir
dakika, başka bir dakika gibi görünüyordu. Oysa bekleyen için her dakikanın
ağırlığı farklıydı.
Yan
sandalyeye yaşlı bir adam oturdu. Elinde siyah bir poşet vardı. Poşetin içinden
bir portakal çıkardı. Uzun uzun baktı. Sonra soymaya başladı. Kabukların kokusu
koridora yayıldı. Bir an gözlerimi kapattım.
Portakal...
Kış demekti. Sobanın üstünde ısınan mandalina demekti. Annemin, okuldan
üşüyerek geldiğim günlerde, "Önce şunu ye." deyişi demekti. Kabukları
tek parça soyardı. Ben beceremezdim. Her seferinde koparırdım. Annem gülerdi.
"Sabırsızsın."
"Hızlıyım."
"Hayır."
derdi.
"Sabırsızsın."
Yıllar
sonra anladım. Sabırsız olmak sadece bekleyememek değildi. İnsan bazen hayatın
kendisinden de acele ediyordu. Ben de etmiştim. Bir an önce büyümek istemiştim.
Bir an önce üniversiteye gitmek... Bir an önce âşık olmak... Bir an önce
evlenmek... Bir an önce para kazanmak... Bir an önce başarılı olmak... Hayat
ise önümde yürüyordu.
Babam
gibi.
Ben de
arkasından yetişmeye çalışıyordum.
Yaşlı adam
portakalı ikiye böldü. Bir yarısını bana uzattı.
"Al
evlat."
"Sağ
olun."
"Vitamin."
Gülümsedim.
"İhtiyacım
olan şey bu mu bilmiyorum."
Adam
gözlerini kısmadan bana baktı.
"İnsan
bazen neye ihtiyacı olduğunu da bilemez."
Portakaldan
küçük bir dilim kopardım. Ekşiydi. Ama güzeldi.
"Yakının
mı içeride?" diye sordum.
"Eşim."
"Kaç
yıllık evlisiniz?"
Adam
düşündü.
"Sayıyı
unuttum."
Sonra
gülümsedi.
"Alışkanlığı
unutmadım."
Bu cümle,
koridorun duvarına çarpıp içime düştü.
Alışkanlığı
unutmadım.
Ne
tuhaf...
Gençken
aşkı konuşuyoruz. Yaşlanınca alışkanlığı. Oysa belki de uzun ömürlü sevginin
adı alışkanlıktı. Her sabah aynı kişiye "Günaydın." demek. Çayı iki
bardak demlemek. Markete giderken onun sevdiği peyniri de almak. Akşam eve
dönerken kapıyı aynı anahtarla açmak.
Sonra bir
gün... Masanın karşısındaki sandalye boş kalıyor. İşte o zaman insan,
yalnızlığı değil... Alışkanlığın yokluğunu yaşıyor.
Babam da
annem öldükten sonra bunu yaşamış olmalıydı. Belki bu yüzden reçel
kavanozlarına bakıyordu. Belki bu yüzden mutfakta gereğinden fazla
oyalanıyordu. Belki bu yüzden kimseye söylemeden annemin terliklerini yerinden
kaldırmıyordu.
Telefonum
çaldı. Numara kayıtlı değildi. Açtım.
"Mahmut
Hocam?"
"Evet."
"Ben
Emre."
Bir an
çıkaramadım.
"On
yıl önce dershanede öğrencinizdim."
Hatırlamaya
çalıştım. Sonra sesi yerine oturdu. Zayıf, utangaç bir çocuk... Kimyadan
korkardı. Ama vazgeçmezdi.
"Nasılsın
Emre?"
"İyiyim
hocam."
Durdu.
"Sizin
iyi olmadığınızı duydum."
İçimde
garip bir sıcaklık yayıldı.
"Kim
söyledi?"
"Bir
arkadaş."
"Sağ
olsun."
"Kabul
ederseniz akşam uğramak istiyorum."
"Niye?"
Sustu. Sonra
çok yavaş konuştu.
"Siz
yıllar önce bana gelmiştiniz."
"Ne
zaman?"
"Babam
öldüğünde."
Hatırlayamadım.
Gerçekten hatırlayamadım. Devam etti.
"Kimse
gelmemişti."
"Bir
tek siz gelmiştiniz."
Başımı
duvara yasladım. Hiç hatırlamıyordum. Hayatım boyunca o kadar çok insanın
derdine koşmaya çalışmıştım ki... Bazıları zihnimden silinmişti. Ama onların
hayatında kalmıştı.
Emre
konuşmaya devam etti.
"Ben
bunu hiç unutmadım hocam."
Gözlerim
doldu. Demek ki iyilik bazen sahibini terk ediyor... Ama ulaştığı yerde
yaşamaya devam ediyormuş.
"Gel."
dedim.
"Çay
içeriz."
"İnşallah."
Telefon
kapandı.
Uzun süre
elimde tuttum. İlk kez günlerdir omuzlarımdaki yük biraz hafiflemişti. Takdir
beklemeden yaşadığım onca yılın içinde... Meğer bir yerlerde sessizce büyüyen
teşekkürler varmış. İnsan bazen alkış duymaz. Ama izi kalır.
Başımı
kaldırdım. Yoğun bakımın kapısına baktım. Babam hâlâ içerideydi. Belki beni
duymuyordu. Belki adımı bile bilmiyordu o an. Ama ilk kez içimde küçük bir
cümle filizlenmeye başladı. Belki de görünmez değildim. Belki sadece... Göründüğüm
yerleri hiç bilmiyordum.