XIV.
Kantin
Masası
Kış,
Adana'ya usul usul gelirdi. Sabahın erken saatlerinde kampüsün yollarına ince
bir ayaz çöker, öğleye doğru güneş yeniden sözünü geçirirdi. Ağaçların
gölgeleri uzar, kantinin önündeki masalar birer birer dolmaya başlardı.
Kimileri
sınav konuşurdu. Kimileri memleket. Kimileri de âşık oldukları insanlardan söz
ederdi. Ben daha çok dinlerdim. Dinlemek, konuşmaktan daha eski bir huyumdu.
"Mahmut!"
Kemal
uzaktan el sallıyordu. Elinde iki çay vardı. Birini önüme bıraktı.
"Bugün
benden."
"Sebep?"
"Babam
para göndermiş." Gülümsedim.
"O
zaman bugün zenginiz."
"Bugün
dünyanın en zengin öğrencileriyiz."
İkimiz de
güldük.
Masaya
biraz sonra Serkan oturdu. Makine mühendisliğindeydi. Her konuda fikri vardı. Hiçbir
konuda şüphesi yoktu. O yaşlarda böyle insanlar çoktur. Hayatı çözmüş gibi
konuşurlar. Hayat da en çok onları şaşırtır.
"Mezun
olunca ilk işim Almanya." dedi Serkan.
Kemal
kaşlarını kaldırdı.
"Daha
mezun olmadık."
"Olacağız."
"Ya
olmazsak?"
"Oluruz."
Bana
döndü.
"Sen
ne yapacaksın?"
Bir an
durdum. Bu soruya hazır değildim.
"Bilmiyorum."
"Nasıl
bilmiyorsun?"
"Gerçekten
bilmiyorum."
Önümdeki
çaya baktım.
Buharı
yavaş yavaş yükseliyordu.
"Öğretmen
olurum belki."
"Belki?"
"Belki."
Serkan
başını iki yana salladı.
"Sen
kararsız bir adamsın gibi. Kararsız adamlar hayatta başarılı olamazlar."
Kemal
hemen araya girdi.
"Hayır."
"Nedir?"
"Kararsız
değil."
"Düşünerek
yaşayan biri."
Serkan
omuz silkti.
"Hayat
düşünenleri beklemiyor."
Bu cümle
masanın üzerine bırakıldı. Kimse devamını getirmedi. Yıllar sonra dönüp
baktığımda, üçümüzün de haklı olduğunu görecektim. Hayat gerçekten
beklemiyordu.
Ama
düşünmeden verilen bazı kararların bedeli de yıllarca sürüyordu.
Sınav
haftası yaklaştıkça kampüs değişirdi. Kütüphanede yer bulmak zorlaşırdı. Fotokopi
dükkânlarının önünde kuyruk oluşurdu. Geceleri yurt odalarının ışıkları daha
geç sönerdi. Bizim odada ise garip bir düzen vardı. Kemal yüksek sesle
çalışırdı. Ben sessiz.
"Bunu
ezberledin mi?" diye sorardı.
"Hayır."
"Niye?"
"Anlamaya
çalışıyorum."
"Anlayana
kadar sınav biter."
Gülüşürdük.
Sonra yine kitaplara dönerdik.
Bir akşam
üzeri laboratuvardan çıkarken bölüm binasının merdivenlerinde yaşlı bir
temizlik görevlisiyle karşılaştım. Elindeki kovayı kaldırmaya çalışıyordu. Sapı
kırılmıştı. Kova yana yatıyor, kirli su taşlara dökülüyordu.
Yanına
gittim.
"Amca,
ben alayım."
"Olur
mu evladım?"
"Olur."
Kovayı
elinden aldım. Beraber koridorun sonundaki depoya kadar yürüdük. Kapıyı açarken
bana baktı.
"Sen
hangi bölümdensin?"
"Kimya."
Başını
salladı.
"İyi
bölüm."
Gülümsedim.
"İnşallah."
Depoya
girince cebinden buruşturulmuş bir mendil çıkardı. Alnını sildi.
"Allah
yolunu açık etsin."
Sadece
bunu söyledi. Ne adımı sordu. Ne memleketimi. Ne not ortalamamı. Kapıyı kapatıp
çıktı. Ben bir süre olduğum yerde kaldım. Garipti.
Bazen hiç
tanımadığın insanların duası, en yakınlarının övgüsünden daha ağır geliyordu.
O gece
annem aradı. Yurttaki ankesörlü telefona haber bırakmıştı.
Görevli
kapıyı açtı.
"Mahmut!"
"Ailen
aradı."
Koridora
çıktım.
Telefon
kulübesinin ahizesini kaldırdım.
"Anne?"
"Oğlum."
Sesi her
zamanki gibiydi.
Sanki
aramızda yüz elli kilometre değil de bir duvar vardı.
"Yedin
mi?"
"Yedim."
"Üşüyor
musun?"
"Yok."
"Baban
seni soruyor."
İçimde
küçük bir sevinç kıpırdadı.
"Ne
dedi?"
"'Çalışıyor
mu?' dedi."
Gülümsedim.
"Başka?"
Annem de
güldü.
"Onun
sevgisi o kadar."
Telefonda
kısa bir sessizlik oldu. Sonra annem yumuşak bir sesle konuştu.
"Canın
sıkkın mı?"
"Yok."
"Yalan
söyleme."
Anneler,
çocuklarının sesindeki çatlağı görmeden de duyardı. Bir şey anlatmadım. O da
üstelemedi.
"Tamam."
dedi.
"Sen
gelince konuşuruz."
O zaman
bunun sıradan bir cümle olduğunu sanmıştım. Şimdi biliyorum...
İnsan,
"Gelince konuşuruz." diyebildiği birini kaybedince büyüyor.
Telefonu
kapatıp kampüsün yoluna çıktım. Gece sessizdi. Uzaktan tren düdüğü duyuldu. Rüzgâr,
okaliptüs yapraklarını birbirine sürtüyordu. Yürürken cebimdeki küçük deftere
dokundum. Henüz birkaç sayfası doluydu. Ama fark etmeden her gün biraz daha
yazıyordum. Bazen tek cümle. Bazen tek kelime. Bazen sadece tarih. Belki de o
defter, yazarlığın değil... Kendimi kaybetmemek için tuttuğum izin
başlangıcıydı. Çünkü bazı insanlar konuşarak hafifler.
Ben ise
yazarak nefes alıyordum.