Yarım Kalan

 XI

Tebeşir Tozu

"Mahmut Bey..." Ses uzaktan geliyormuş gibi geldi. Başımı kaldırdım. Hemşire elindeki dosyaya bakıyordu.

"Sizi aşağıda biri bekliyor."

"Beni mi?"

"Evet."

"Kim?"

"İsmini söylemedi."

Merdivenlerden ağır ağır indim. Hastanelerin giriş katı her zaman başka bir dünyadır. Yukarıda umutla korku aynı sandalyede oturur. Aşağıda insanlar simit yer. Kahve içer. Gazete okur. Hayat devam eder. Kapıdan dışarı çıktığımda sabah güneşi gözümü aldı. Bir an durdum. Sonra bankların olduğu tarafa baktım. Ayağa kalktı. İnce yapılı, otuzlu yaşlarının sonunda bir adam. Elinde küçük bir kâğıt poşet vardı. Bana doğru yürüdü.

"Mahmut Hocam?"

"Evet."

Elini uzattı.

"Ben Emre."

Bu kez tanıdım.

Yüzünü değil... Gülüşünü. Öğrenciler yıllar içinde değişir. Ama gülüşleri pek değişmez. Sarılmadık. O da benim gibi çekingen adamlardandı. Poşeti uzattı.

"Size poğaça aldım."

"Gerek yoktu."

"Bana çok gerek olmuştu zamanında." Ne diyeceğimi bilemedim.

Birlikte hastanenin bahçesindeki banka oturduk. Bir süre ikimiz de sustuk. Sessizlik bazen tanışıklığın en dürüst hâlidir.

"Hatırlıyor musunuz beni?" diye sordu.

"Dershaneden."

"Hatırlıyorum."

Yalan söyledim. Tam olarak hatırlamıyordum. Ama bunu söylemek istemedim. Sanki hatırlayamamak, emek verdiğim bir çocuğa haksızlık etmekti. Emre cebinden eski, yıpranmış bir hesap makinesi çıkardı. Masaya bıraktı. Şaşırdım.

"Bu..."

"Sizindi."

Elime aldım.

Arkasına siyah kalemle küçücük bir isim yazmışım.

Mahmut.

Bir anda yıllar geriye gitti.

 

Adana... Üniversitenin son yılı. Bir yandan okuyor... Bir yandan özel ders veriyordum. Sonra ilk kez bir dershanede çalışmaya başlamıştım. Eski bir binaydı. Dar merdivenli. Sınıfların duvarlarında çatlaklar vardı. Yazın klima yetmezdi. Kışın kalorifer. Ama sınıfa girdiğim an her şeyi unuturdum. Tebeşiri elime aldığımda dünya sadeleşirdi. Tahtaya büyük harflerle yazardım.

KİMYA

Sınıfın en arkasında sürekli başını öne eğen bir çocuk vardı.

Emre.

Soruların hiçbirini cevaplamazdı. Defteri tertemizdi. Çünkü yazmaya cesaret edemezdi. Bir gün ders bitince yanına gittim.

"Neden yazmıyorsun?"

"Beceremiyorum hocam."

"Denemeden nereden biliyorsun?" Sessiz kaldı.

Tahtadaki tebeşiri uzattım.

"Gel."

"Yapamam."

"Gel."

Sınıfa çıktı. Elindeki tebeşir titriyordu.

"Bunu çöz."

"Yanlış yaparım."

"Yap."

Yavaş yavaş yazmaya başladı. İlk satır yanlış. İkinci satır da. Üçüncü... Bir yerde durdu. Silgiye uzandı. Elini tuttum.

"Silme."

"Ama yanlış."

"Yanlış olduğunu görmek de öğrenmektir."

Bütün sınıf sessizdi. Kimse gülmedi. Çünkü ben kimsenin gülmesine izin vermemiştim. Soruyu birlikte çözdük.

Ders çıkışında Emre kapıda bekledi.

"Hocam."

"Evet?"

"Bugün ilk defa tahtaya çıktım."

"Gördüm."

"İlk defa korkmadım."

O gün eve yürürken nedensizce mutlu olmuştum. Öğretmenlik maaşla ölçülen bir iş değildi. Bazen bir çocuğun korkusunu azaltmak, bütün ay aldığın paradan daha değerli oluyordu.

 

"Bu hesap makinesini niye sakladın?" diye sordum.

Emre gülümsedi. "Çünkü siz bana vermiştiniz."

"Hatırlamıyorum."

"Ben de zaten o yüzden getirdim." Şaşkınlıkla yüzüne baktım.

"İnsan yaptığı iyilikleri unutabilir hocam."

Elindeki poğaça poşetini açtı.

"İyilik gören unutamıyor."

Başımı eğdim.

Hastanenin bahçesinde hafif bir rüzgâr çıktı. Poşetin ağzı hışırdadı.

"Şimdi ne iş yapıyorsun?"

"Kimya mühendisiyim." İçimden istemsizce bir gurur geçti.

"O gün tahtaya çıkmasaydım..." dedi.

"Belki okulu bırakacaktım."

Bu cümleyi duyunca yıllardır içimde büyüttüğüm o eski yara usulca kıpırdadı.

"Ben hiç iz bırakmadım."

Belki doğru değildi. Belki ben sadece kendi bıraktığım izleri göremeyecek kadar öne bakıyordum.

Emre ayağa kalktı.

"Gitmem lazım."

"Teşekkür ederim."

"Hayır hocam."

Bu kez gözlerinin içine bakarak konuştu.

"Asıl ben teşekkür ederim."

El sıkıştık.

Bahçe kapısından çıkıp kalabalığın arasına karıştı. Ben uzun süre arkasından baktım. Sonra fark ettim. İnsan bazen alkışı kürsülerde değil... Yıllar sonra bir hastane bahçesinde duyuyormuş.

                                                                                                                         —Hâkimyâ