Yarım Kalan

 XII

Sınıf 10-B

 

İnsan, bazı kapıları yıllar sonra açar. Kapı değişmemiştir. Kol aynı koldur. Koridor aynı koridordur. Değişen yalnızca kapıyı açan kişidir.

Ben de öğretmenliğe ilk başladığım gün, aslında bir sınıfın kapısını değil, kendi hayatımın başka bir dönemini açmıştım.

 

İlk görev yerime gittiğim sabah, elimde eski bir evrak çantası vardı. İçinde birkaç kitap... Bir yoklama defteri... Bir de annemin özenle ütülediği gömlek. Evden çıkarken annem yakamı düzeltmişti.

"Heyecandan düğmeni yanlış iliklersin sen."

Gülmüştüm.

"Anne, ben öğretmen oldum."

"Oldun."

"Artık büyüdüm."

İki eliyle yüzümü tutmuştu.

"Bir annenin gözünde çocuklar büyümez."

Şimdi düşünüyorum da... Haklıymış. Ben kırk altı yaşındaydım. Babam yoğun bakımdaydı. İçimde hâlâ annemin düzelttiği yaka duruyordu.

 

Okulun bahçesine ilk girdiğim günü hiç unutmuyorum. Eski bir binaydı. Duvarların boyası yer yer dökülmüştü. Koridorlarda tebeşir tozu kokusu vardı. Bir zil çaldı.

Öğrenciler dört bir yandan sınıflara koşmaya başladı.

Müdür yardımcısı elindeki listeye baktı.

"10-B."

Sonra bana döndü.

"Kolay gelsin hocam."

Kolay...

O kelimeyi duyunca içimden gülmek gelmişti.

Çünkü hiçbir başlangıç kolay değildi.

 

Kapıyı açtım. Yaklaşık otuz çift göz bana döndü. Bir sınıfın sessizliği vardır. İlk kez karşılaştığı öğretmeni tarttığı sessizlik.

Kimisi, "Acaba sert mi?" diye bakar.

Kimisi, "Kolay not verir mi?"

Kimisi ise hiç bakmaz. En arka sırada pencere kenarında oturan bir çocuk vardı. Kollarını göğsünde birleştirmişti. Belli ki burada olmak istemiyordu. Onun hemen önünde gözlüklü bir kız, defterini çoktan açmıştı. En önde oturan çocuk ise ayağını sıranın demirine vurup duruyordu. Sınıfı tek tek süzdüm. Sonra tahtaya yürüdüm.

Büyük harflerle adımı yazdım.

MAHMUT

Döndüm. Kimse konuşmuyordu. Ben de konuşmadım. Yaklaşık on saniye boyunca birbirimize baktık. Sonunda en arkadan bir ses geldi.

"Hocam..."

"Evet."

"Kimya zor mu?"

Sınıfın yarısı güldü. Ben gülmedim. Tahtadan tebeşiri aldım. Ortadan ikiye böldüm. Bir parçasını cebime koydum. Diğerini havaya kaldırdım.

"Bu nedir?"

"Tebeşir."

"Başka?"

"Sınıf sessizdi."

"Taş."

"Toz."

"Kalsiyum."

Başımı salladım.

"Doğru."

Sonra tebeşiri avucumun içinde ezdim. Bembeyaz bir toz oldu. Elimi öğrencilere gösterdim.

"Şimdi ne oldu?" Kimse cevap vermedi.

"Biraz önce taş gibiydi."

"Şimdi toz."

"Kimyası değişmedi."

"Sadece şekli değişti."

Elimdeki tozu üfledim. Sınıfta küçük beyaz parçacıklar uçuştu.

"İnsan da böyledir."

Otuz öğrenci aynı anda bana baktı.

"Hayat sizi ezer."

"Üzerinize rüzgâr eser."

"Bazen düşersiniz."

"Ama özünüz değişmez."

İlk dersimde bunu neden söylediğimi bilmiyorum.

Belki kendime söylüyordum. Belki babama. Belki anneme. Belki de henüz tanımadığım gelecekteki kendime.

 

Teneffüste öğretmenler odasına girdim. Çay bardaklarının sesi... Fotokopi makinesinin uğultusu... Gazete sayfalarının hışırtısı... İlk günün yabancılığı omuzlarıma çökmüştü. Köşede oturan yaşlı bir öğretmen bana el etti.

"Gel hocam." Yanına oturdum. Adı Nihat'tı. Otuz yılı aşkın süredir öğretmendi. Bardağından bir yudum aldı.

"İlk gün mü?"

"Evet."

"Belli."

"Nereden?"

"Gözlerinden."

Gülümsedim.

"Heyecan geçer."

"İnşallah."

Başını iki yana salladı.

"Hayır."

"Ne geçmez biliyor musun?"

"Nedir?"

"Bir çocuğun hayatına dokunma isteği."

Masaya parmağıyla hafifçe vurdu.

"Eğer onu kaybedersen..."

Sustu.

"...mesleği bırak."

O gün bu cümleyi cebime koydum. Yıllar geçti. Maaşlar değişti. Müfredatlar değişti. Sınav sistemleri değişti. Öğrenciler değişti. Ama ben her sınıfa girerken aynı şeyi düşündüm.

Bugün en az bir öğrencinin korkusunu azaltabilir miyim?

 

Yoğun bakımın önündeki sandalyeye yeniden oturdum. Karşı duvardaki televizyon açıktı. Sessizdi. Altyazılar akıyordu. Kimse okumuyordu. Hayat da bazen böyleydi. En önemli cümlelerini sessiz söylüyordu. Biz ise gürültüden duyamıyorduk.

Tam o sırada cebimdeki telefon titredi. Ekranda büyük oğlumun adı yazıyordu. Bir an elim dondu. Derin bir nefes aldım. Aramayı açtım.

"Baba..."

Sesinde hem çocukluk vardı hem gençlik. İnsan evladının büyüdüğünü sesinden anlıyordu.

"Dedem nasıl?"

Pencereden yoğun bakım kapısına baktım. Sonra gökyüzüne.

"Hâlâ savaşıyor."

Telefonda kısa bir sessizlik oldu.

Sonra oğlum yavaşça konuştu.

"Baba..."

"Evet?"

"Sen de yoruldun değil mi?"

Gözlerimi kapattım. Kimse bana günlerdir bunu sormamıştı. Babamın durumu soruluyordu. Annem soruluyordu. Hastane soruluyordu. İlk kez biri beni sormuştu. Cevap veremedim. Çünkü o an anladım... İnsan bazen güçlü olmaktan değil... Herkes tarafından güçlü sanılmaktan yoruluyor.

Telefonda sessizce ağladığımı ilk anlayan kişi, yıllardır yanında olamadığım oğlum oldu.

                                                                                                                         —Hâkimyâ