II.
Domates
Kokan Eller
Annemin
elleri hep domates kokardı. Bunun nedenini yıllarca düşünmedim.
Çocukken
bazı şeyler insana dünyanın değişmez kuralları gibi gelir. Gökyüzü mavidir. Deniz
tuzludur.
Annelerin
elleri domates kokar. Ancak annemi kaybettikten sonra, markette domates
seçerken aynı koku burnuma çarptığında anladım. O koku domates değildi.
Emekti.
"Mahmut!"
Mutfaktan
gelen sesi bütün evi dolaşarak odama ulaşırdı. Kapının önünde ayakkabılarımı
ararken yine aynı telaş...
"Geç
kalacağım anne!"
"Beş
dakika erken kalksaydın."
"Kalkamadım."
"Kalkarsın."
Her sabah
aynı konuşma. Her sabah aynı acele. Ama bugün dönüp baktığımda, annemin bana
hiçbir zaman bağırmadığını fark ediyorum. Sesini yükseltirdi bazen. Fakat
içinde öfke olmazdı. Telaş olurdu. Çocuk büyütmenin telaşı. Hayatı tek başına
omuzlamanın telaşı. Bir evi ayakta tutmanın telaşı.
Mutfağa
girdiğimde masa çoktan hazırlanmış olurdu. Örtünün üzerinde çaydan çıkan ince
buhar yükselirdi. Domatesler ince ince doğranmış... Salatalığın kabukları
soyulmuş... Beyaz peynirin üzerine biraz kekik serpilmiş... Annem sofrayı
kurarken yemeği değil, aileyi hazırlıyordu. Bunu o zaman anlayamazdım. Şimdi
biliyorum.
Ev
dediğimiz şey, duvarlardan önce sofrada kuruluyor.
Babam
gömleğinin son düğmesini iliklerken aynaya bakıyordu. Saçlarını eliyle
düzeltti. Sonra cebinden eski tarağını çıkarıp tekrar taradı.
Annem
gülümsedi.
"On
dakikadır aynı saçı tarıyorsun."
Babam omuz
silkti.
"Patron
dağınık görünmeyelim."
"Patron
senin saçına mı bakıyor?"
"Ben
kendime bakıyorum."
Annem
kahkaha attı. Öyle yüksek sesle değil. Kısa... Ama evi ısıtan bir kahkaha. İşte
o anları kimse fotoğraf çekmedi. Kimse saklamadı. İnsan en güzel günlerinin
sıradan olduğunu sanıyor.
Ben çayı
şekersiz içmeye özenirdim. Babam gibi. Bir yudum alır, yüzümü buruştururdum.
Annem
hemen anlardı.
"Gizlice
şeker attım."
Babam bana
bakıp gülmemek için dudaklarını sıktı.
"Erkek
adam şekersiz içer."
Annem
hemen karşılık verdi.
"Erkek
adam önce çocuğunu doyurur."
Babam
başını eğdi.
"Tamam..."
Masada
küçük bir sessizlik oldu. Sonra üçümüz de güldük.
O gün
hiçbirimiz bunun bir gün hatıraya dönüşeceğini bilmiyorduk.
Yoğun
bakım koridorunda elim istemsizce yüzüme gitti. Sanki hâlâ annemin mutfaktaki
buharı gözlüğümü buğulandırıyordu. Ama önümde sadece floresan ışıkları vardı. Ve
plastik sandalyeler. Karşı duvardaki televizyon sessiz açıktı. Alt yazılar
akıyordu. Hiç kimse izlemiyordu. Hastanelerde televizyonlar insanlar için
değil, sessizlik ürkütmesin diye açık bırakılıyor sanki.
Tam o
sırada yaşlı amca yine yanıma geldi. Bu kez elinde iki bardak vardı. Birini
bana uzattı.
"Bu
sefer itiraz etme."
"Borcum
olur."
"Olmaz."
"Neden?"
Yaşlı adam
hafifçe gülümsedi.
"Ben
de annemi hastanede kaybettim."
Başka
hiçbir şey söylemedi.
Çayı
elimden bırakmadım. İlk yudumu aldığımda çayın tadını değil... Annemin
mutfağını hissettim. Ve ilk kez üç gündür ağlamayan gözlerim doldu. Çünkü insan
bazen büyük acılarla değil...
Domates
kokan elleri özleyince ağlıyor.
—Hâkimyâ