Yarım Kalan

 XI

Tebeşir Tozu

"Mahmut Bey..." Ses uzaktan geliyormuş gibi geldi. Başımı kaldırdım. Hemşire elindeki dosyaya bakıyordu.

"Sizi aşağıda biri bekliyor."

"Beni mi?"

"Evet."

"Kim?"

"İsmini söylemedi."

Merdivenlerden ağır ağır indim. Hastanelerin giriş katı her zaman başka bir dünyadır. Yukarıda umutla korku aynı sandalyede oturur. Aşağıda insanlar simit yer. Kahve içer. Gazete okur. Hayat devam eder. Kapıdan dışarı çıktığımda sabah güneşi gözümü aldı. Bir an durdum. Sonra bankların olduğu tarafa baktım. Ayağa kalktı. İnce yapılı, otuzlu yaşlarının sonunda bir adam. Elinde küçük bir kâğıt poşet vardı. Bana doğru yürüdü.

"Mahmut Hocam?"

"Evet."

Elini uzattı.

"Ben Emre."

Bu kez tanıdım.

Yüzünü değil... Gülüşünü. Öğrenciler yıllar içinde değişir. Ama gülüşleri pek değişmez. Sarılmadık. O da benim gibi çekingen adamlardandı. Poşeti uzattı.

"Size poğaça aldım."

"Gerek yoktu."

"Bana çok gerek olmuştu zamanında." Ne diyeceğimi bilemedim.

Birlikte hastanenin bahçesindeki banka oturduk. Bir süre ikimiz de sustuk. Sessizlik bazen tanışıklığın en dürüst hâlidir.

"Hatırlıyor musunuz beni?" diye sordu.

"Dershaneden."

"Hatırlıyorum."

Yalan söyledim. Tam olarak hatırlamıyordum. Ama bunu söylemek istemedim. Sanki hatırlayamamak, emek verdiğim bir çocuğa haksızlık etmekti. Emre cebinden eski, yıpranmış bir hesap makinesi çıkardı. Masaya bıraktı. Şaşırdım.

"Bu..."

"Sizindi."

Elime aldım.

Arkasına siyah kalemle küçücük bir isim yazmışım.

Mahmut.

Bir anda yıllar geriye gitti.

 

Adana... Üniversitenin son yılı. Bir yandan okuyor... Bir yandan özel ders veriyordum. Sonra ilk kez bir dershanede çalışmaya başlamıştım. Eski bir binaydı. Dar merdivenli. Sınıfların duvarlarında çatlaklar vardı. Yazın klima yetmezdi. Kışın kalorifer. Ama sınıfa girdiğim an her şeyi unuturdum. Tebeşiri elime aldığımda dünya sadeleşirdi. Tahtaya büyük harflerle yazardım.

KİMYA

Sınıfın en arkasında sürekli başını öne eğen bir çocuk vardı.

Emre.

Soruların hiçbirini cevaplamazdı. Defteri tertemizdi. Çünkü yazmaya cesaret edemezdi. Bir gün ders bitince yanına gittim.

"Neden yazmıyorsun?"

"Beceremiyorum hocam."

"Denemeden nereden biliyorsun?" Sessiz kaldı.

Tahtadaki tebeşiri uzattım.

"Gel."

"Yapamam."

"Gel."

Sınıfa çıktı. Elindeki tebeşir titriyordu.

"Bunu çöz."

"Yanlış yaparım."

"Yap."

Yavaş yavaş yazmaya başladı. İlk satır yanlış. İkinci satır da. Üçüncü... Bir yerde durdu. Silgiye uzandı. Elini tuttum.

"Silme."

"Ama yanlış."

"Yanlış olduğunu görmek de öğrenmektir."

Bütün sınıf sessizdi. Kimse gülmedi. Çünkü ben kimsenin gülmesine izin vermemiştim. Soruyu birlikte çözdük.

Ders çıkışında Emre kapıda bekledi.

"Hocam."

"Evet?"

"Bugün ilk defa tahtaya çıktım."

"Gördüm."

"İlk defa korkmadım."

O gün eve yürürken nedensizce mutlu olmuştum. Öğretmenlik maaşla ölçülen bir iş değildi. Bazen bir çocuğun korkusunu azaltmak, bütün ay aldığın paradan daha değerli oluyordu.

 

"Bu hesap makinesini niye sakladın?" diye sordum.

Emre gülümsedi. "Çünkü siz bana vermiştiniz."

"Hatırlamıyorum."

"Ben de zaten o yüzden getirdim." Şaşkınlıkla yüzüne baktım.

"İnsan yaptığı iyilikleri unutabilir hocam."

Elindeki poğaça poşetini açtı.

"İyilik gören unutamıyor."

Başımı eğdim.

Hastanenin bahçesinde hafif bir rüzgâr çıktı. Poşetin ağzı hışırdadı.

"Şimdi ne iş yapıyorsun?"

"Kimya mühendisiyim." İçimden istemsizce bir gurur geçti.

"O gün tahtaya çıkmasaydım..." dedi.

"Belki okulu bırakacaktım."

Bu cümleyi duyunca yıllardır içimde büyüttüğüm o eski yara usulca kıpırdadı.

"Ben hiç iz bırakmadım."

Belki doğru değildi. Belki ben sadece kendi bıraktığım izleri göremeyecek kadar öne bakıyordum.

Emre ayağa kalktı.

"Gitmem lazım."

"Teşekkür ederim."

"Hayır hocam."

Bu kez gözlerinin içine bakarak konuştu.

"Asıl ben teşekkür ederim."

El sıkıştık.

Bahçe kapısından çıkıp kalabalığın arasına karıştı. Ben uzun süre arkasından baktım. Sonra fark ettim. İnsan bazen alkışı kürsülerde değil... Yıllar sonra bir hastane bahçesinde duyuyormuş.

                                                                                                                         —Hâkimyâ    

Yarım Kalan

 X

Mersin'de Rüzgâr Hep Denizden Esmez

Mersin'i bilmeyenler, bu şehrin sadece denizden ibaret olduğunu sanır. Oysa bir şehir, kıyısından çok sokaklarında yaşar. Sabah fırınından yükselen sıcak ekmek kokusunda... Öğle sıcağında boşalan caddelerinde... Akşamüstü balkonlardan birbirine seslenen kadınlarında... Eski apartmanların merdiven boşluklarında... Ve çocukların eve dönmek istemediği yaz akşamlarında... Benim çocukluğum da deniz kenarında değil, o sokaklarda geçti.


Babam hafta sonları erken kalkardı. Çalışmadığı günlerde bile. Sanki bedeni yıllarca aynı saate kurulmuş bir saat gibiydi. Annem daha uyanmadan mutfağa girer, çay suyunu ocağa koyardı. Çay demlenene kadar balkonun kapısını açardı. İçeri sabah serinliği dolardı. Sonra, hiç acele etmeden sandalyeye oturur, sokağı izlerdi. Çocukken bunu anlamsız bulurdum.

"Ne bakıyorsun baba?"

"Hayata."

"Hayatta ne var?"

Başını hafifçe kaldırırdı.

"Her şey."

O zaman bana hiçbir şey görünmezdi. Bir sütçü geçerdi. Bir simitçi bağırırdı. Bir kedi duvarın üzerinden atlardı. Hepsi bu. Şimdi aynı manzarayı saatlerce izleyebilirim.

Çünkü yaş aldıkça insan, hareketi değil, ritmi seyrediyor.


Annem pencereleri açarken perdeyi iki eliyle toplardı. Sonra yüksek sesle,

"Güneş girdi eve." derdi. Sanki güneş misafirmiş gibi. Evimizin en sevdiğim yanı buydu. Bizim evde ışık içeri alınırdı. Sadece güneş değil. İnsan da. Komşu çalsa kapıyı açılırdı. Postacı gelse su içmeden gönderilmezdi. Yoldan geçen tanıdık biri görülse balkondan seslenilirdi. Şimdi düşünüyorum da... Evimizin kapısı sadece kilitle kapanıyordu. Kalbi hiç kapanmıyordu.

 

Ben çocukken çok konuşan bir çocuk değildim. Kalabalığın içinde kaybolanlardan biriydim. Mahalle maçlarında en son seçilen... Sınıfta arka sıralarda oturan... Parmak kaldırmadan dersi dinleyen... Kimsenin kavga etmek istemediği çocuk. Çünkü kimse beni pek fark etmiyordu. Bir gün okul çıkışında arkadaşlarla yürüyorduk. Bir tanesi durup bana baktı.

"Sen var ya..."

"N'oldu?"

"Sen evde de böyle misin?"

"Nasıl?"

"Hiç sesin çıkmıyor."

Akşam eve gidince anneme sordum.

"Ben çok mu susuyorum?"

Annem çamaşır katlıyordu. Elindeki gömleği düzeltti.

"Hayır."

"O zaman?"

"Sen konuşmadan önce düşünüyorsun."

"Bu kötü mü?"

Yüzüme uzun uzun baktı.

"Bazen."

"Neden?"

"Çünkü hızlı konuşanlar, seni beklemiyor."

Bu cümle yıllarca benimle yürüdü. Belki de gerçekten hayat beni beklememişti. Belki de ben her kararın önünde fazla durmuş, fazla düşünmüş, fazla tereddüt etmiştim. Fırsatlar, hızlı yürüyen insanların cebine düşerken ben hâlâ doğru yolu arıyordum.

 

Ortaokul yıllarında mahalleye yeni taşınan bir çocuk vardı. Adı Murat'tı. Herkesle hemen arkadaş olmuştu. Benimle de. Bir gün omzuma kolunu attı.

"Sen iyi çocuksun."

İlk kez biri bana bunu söylüyordu.

"Nereden biliyorsun?"

"Belli."

"Nasıl belli?"

"Gözünden."

Güldüm.

"Gözden iyi insan anlaşılır mı?"

"Anlaşılır."

"Sen anlıyorsan herkesten uzak dur."

"Niye?"

"Yanılırsın."

Başını iki yana salladı.

"İnsan bazen yanılır."

"Sonra?"

"Yine sever."

Bu konuşmayı yıllarca unuttum. Ta ki büyüyene kadar. Sonra hayat bana defalarca aynı dersi verdi. İnsanlara güvenmiştim. Hayal kırıklığı yaşamıştım. Yine güvenmiştim. Yine üzülmüştüm. Dışarıdan bakınca aptallık gibi görünüyordu. İçeriden bakınca ise başka bir şeydi. Ben insanlara inanmayı bırakmak istemiyordum. Çünkü inanmayı bırakırsam... Kendim olmaktan korkuyordum.

 

Koridorun camından dışarı baktım. Rüzgâr hastanenin bahçesindeki genç çınarın dallarını sallıyordu. Bir yaprak koptu. Döne döne yere indi. Çocukken kopan yapraklara üzülürdüm. Öldüklerini sanırdım. Babam bir gün,

"Dalından ayrılan her şey ölmez." demişti.

"Bak şu tohuma." Avucuna küçük bir tohum almıştı.

"Bu da daldan ayrıldı."

"Evet."

"Şimdi toprağa düşecek."

"Sonra?"

"Sonra yeniden ağaç olacak."

Ben o gün bunu doğa bilgisi sanmıştım. Şimdi anlıyorum. Babam bana ayrılığı anlatıyormuş. İnsan bazen bir aileden ayrılıyor. Bir şehirden. Bir sevgiden. Bir evlilikten. Bir anneden. Bir babadan. Ama her ayrılık son olmuyor. Bazıları, insanı yeniden kuruyor.

 

Telefonumun ekranında çocuklarımın fotoğrafı açıldı. En küçükleri denize sırtını dönmüş, kumların üzerine bir şey çiziyordu. Fotoğrafı büyüttüm. Parmağıyla kalp yapmaya çalışmış. Yarısı silinmiş. Dalgalar tamamlamamış. Bir anda içime ağır bir özlem çöktü. Babalık... Ne garip bir kelimeydi. Ben babamı bekliyordum. Benim çocuklarım da belki beni bekliyordu. Aramızda kilometreler yoktu sadece. Kaçırılmış kahvaltılar... Yarıda kalan bayramlar... Ertelenmiş hafta sonları... Mahkeme salonlarının soğuk duvarları... Ve yetişkinlerin kurduğu, çocukların anlamadığı cümleler vardı.

İçimden tek bir söz geçti.

"Affedin beni."

Onlara değil. Çocukluğuma. Babalığıma. Yetişemediğim bütün günlere.

 

O sırada yoğun bakımın kapısı yeniden açıldı. Hemşire ismimi seslendi.

"Mahmut Bey." Ayağa kalktım.

"Babanızın tansiyonu biraz daha dengeli."

Sadece bir cümleydi. Ne iyiydi. Ne kötü. Ama günler sonra ilk kez içinde umut taşıyan bir cümleydi.

Teşekkür ettim. Hemşire gülümsedi. Ben yeniden sandalyeye oturdum. Dışarıda rüzgâr esmeye devam ediyordu. Ve yıllar sonra ilk kez düşündüm. Belki de Mersin'de rüzgâr hep denizden esmiyordu. Bazen insanın içine, çocukluğundan esiyordu.

                                                                                                             —Hâkimyâ

Yarım Kalan

 IX

Bir Sandalyenin Hafızası

 

Hastanelerde sandalyeler çok şey bilir. Kimin kaç gece uyumadığını... Hangi omuzun ilk kez çöktüğünü... Hangi annenin sabaha kadar dua ettiğini... Hangi oğlun, babasının adını sessizce tekrar ettiğini... Ama hiçbirini anlatamazlar. Anlatsalar, belki de hastaneler bu kadar sessiz olmazdı.

 

Yoğun bakımın önündeki mavi plastik sandalyeye yine aynı yere oturdum. İlk gün sert gelmişti. İkinci gün rahatsız etmişti. Üçüncü gün bedenim şeklini ona bırakmıştı. İnsan her şeye alışıyor. En çok da alışmaması gereken şeylere. Karşı duvardaki saat tıkırdamıyordu. Elektronikti. Rakamlar sessizce değişiyordu.

08.42,  08.43, 08.44…

Bir dakika, başka bir dakika gibi görünüyordu. Oysa bekleyen için her dakikanın ağırlığı farklıydı.

 

Yan sandalyeye yaşlı bir adam oturdu. Elinde siyah bir poşet vardı. Poşetin içinden bir portakal çıkardı. Uzun uzun baktı. Sonra soymaya başladı. Kabukların kokusu koridora yayıldı. Bir an gözlerimi kapattım.  

Portakal... Kış demekti. Sobanın üstünde ısınan mandalina demekti. Annemin, okuldan üşüyerek geldiğim günlerde, "Önce şunu ye." deyişi demekti. Kabukları tek parça soyardı. Ben beceremezdim. Her seferinde koparırdım. Annem gülerdi.

"Sabırsızsın."

"Hızlıyım."

"Hayır." derdi.

"Sabırsızsın."

Yıllar sonra anladım. Sabırsız olmak sadece bekleyememek değildi. İnsan bazen hayatın kendisinden de acele ediyordu. Ben de etmiştim. Bir an önce büyümek istemiştim. Bir an önce üniversiteye gitmek... Bir an önce âşık olmak... Bir an önce evlenmek... Bir an önce para kazanmak... Bir an önce başarılı olmak... Hayat ise önümde yürüyordu.

Babam gibi.

Ben de arkasından yetişmeye çalışıyordum.

 

Yaşlı adam portakalı ikiye böldü. Bir yarısını bana uzattı.

"Al evlat."

"Sağ olun."

"Vitamin."

Gülümsedim.

"İhtiyacım olan şey bu mu bilmiyorum."

Adam gözlerini kısmadan bana baktı.

"İnsan bazen neye ihtiyacı olduğunu da bilemez."

Portakaldan küçük bir dilim kopardım. Ekşiydi. Ama güzeldi.

"Yakının mı içeride?" diye sordum.

"Eşim."

"Kaç yıllık evlisiniz?"

Adam düşündü.

"Sayıyı unuttum."

Sonra gülümsedi.

"Alışkanlığı unutmadım."

Bu cümle, koridorun duvarına çarpıp içime düştü.

Alışkanlığı unutmadım.

Ne tuhaf...

Gençken aşkı konuşuyoruz. Yaşlanınca alışkanlığı. Oysa belki de uzun ömürlü sevginin adı alışkanlıktı. Her sabah aynı kişiye "Günaydın." demek. Çayı iki bardak demlemek. Markete giderken onun sevdiği peyniri de almak. Akşam eve dönerken kapıyı aynı anahtarla açmak.

Sonra bir gün... Masanın karşısındaki sandalye boş kalıyor. İşte o zaman insan, yalnızlığı değil... Alışkanlığın yokluğunu yaşıyor.

Babam da annem öldükten sonra bunu yaşamış olmalıydı. Belki bu yüzden reçel kavanozlarına bakıyordu. Belki bu yüzden mutfakta gereğinden fazla oyalanıyordu. Belki bu yüzden kimseye söylemeden annemin terliklerini yerinden kaldırmıyordu.

 

Telefonum çaldı. Numara kayıtlı değildi. Açtım.

"Mahmut Hocam?"

"Evet."

"Ben Emre."

Bir an çıkaramadım.

"On yıl önce dershanede öğrencinizdim."

Hatırlamaya çalıştım. Sonra sesi yerine oturdu. Zayıf, utangaç bir çocuk... Kimyadan korkardı. Ama vazgeçmezdi.

"Nasılsın Emre?"

"İyiyim hocam."

Durdu.

"Sizin iyi olmadığınızı duydum."

İçimde garip bir sıcaklık yayıldı.

"Kim söyledi?"

"Bir arkadaş."

"Sağ olsun."

"Kabul ederseniz akşam uğramak istiyorum."

"Niye?"

Sustu. Sonra çok yavaş konuştu.

"Siz yıllar önce bana gelmiştiniz."

"Ne zaman?"

"Babam öldüğünde."

Hatırlayamadım. Gerçekten hatırlayamadım. Devam etti.

"Kimse gelmemişti."

"Bir tek siz gelmiştiniz."

Başımı duvara yasladım. Hiç hatırlamıyordum. Hayatım boyunca o kadar çok insanın derdine koşmaya çalışmıştım ki... Bazıları zihnimden silinmişti. Ama onların hayatında kalmıştı.

Emre konuşmaya devam etti.

"Ben bunu hiç unutmadım hocam."

Gözlerim doldu. Demek ki iyilik bazen sahibini terk ediyor... Ama ulaştığı yerde yaşamaya devam ediyormuş.

"Gel." dedim.

"Çay içeriz."

"İnşallah."

Telefon kapandı.

Uzun süre elimde tuttum. İlk kez günlerdir omuzlarımdaki yük biraz hafiflemişti. Takdir beklemeden yaşadığım onca yılın içinde... Meğer bir yerlerde sessizce büyüyen teşekkürler varmış. İnsan bazen alkış duymaz. Ama izi kalır.

 

Başımı kaldırdım. Yoğun bakımın kapısına baktım. Babam hâlâ içerideydi. Belki beni duymuyordu. Belki adımı bile bilmiyordu o an. Ama ilk kez içimde küçük bir cümle filizlenmeye başladı. Belki de görünmez değildim. Belki sadece... Göründüğüm yerleri hiç bilmiyordum.

                                                                                                            —Hâkimyâ

Yarım Kalan

 VIII

Söylenmeyen Kelimeler

İnsan, hayatı boyunca en çok hangi cümleyi erteler?

"Beni affet.", "Seni özledim.", "Yanılmışım."

Yoksa en basit görüneni mi?

"Seni seviyorum."

Bizim evde bu cümle pek kullanılmazdı. Sevgi vardı. Ama kelimesi yoktu.

 

Yoğun bakımın otomatik kapısı sessizce açıldı. Hemşire önden yürüyordu. Ben arkasından. Her adımım ağırdı. Sanki ayaklarım değil, yıllarım yürüyordu. Koridor boyunca dizilmiş yatakların yanından geçtik. Makine sesleri... İlaç kokusu... Oksijenin kuru uğultusu... Bir yaşam mücadelesinin görünmeyen orkestraları...

Babam yine en sondaki yataktaydı.

Aynı yüz. Aynı beyaz çarşaf. Aynı makineler. Ama bana daha yaşlı görünüyordu.

Birkaç gün içinde değil... Sanki birkaç yıl içinde yaşlanmıştı.

Hemşire sessizce başını eğdi.

"Konuşabilirsiniz."

Sonra uzaklaştı. Odanın içinde yalnız kaldık.

Babam ve ben...

Belki de ilk kez gerçekten yalnızdık.

Çünkü aramızda artık iş, para, gündelik telaşlar ya da aile konuşmaları yoktu. Sadece hayat vardı. Ve zaman.

Yatağın yanındaki sandalyeye oturdum. Elini avuçlarımın arasına aldım. Eskisi kadar soğuk değildi. Belki bana öyle geldi. Belki gerçekten ısınmıştı.

"Baba..."

Sesim çatladı.

"Ben geldim."

Makine aynı ritimde çalışmaya devam etti. Çocukken onun elinden tutardım. Kalabalıkta kaybolmamak için. Şimdi yine elini tutuyordum.

Bu kez onu kaybetmemek için.

 

Uzun süre hiçbir şey söylemedim. Sessizlik bazen kelimelerden daha dürüst oluyor. Sonra yıllardır içimde taşıdığım yüklerden biri usulca dilimin ucuna geldi.

"Biliyor musun..."

Başımı eğdim.

"Ben sana hep benzememeye çalıştım."

Odayı yalnızca cihazların sesi dolduruyordu.

"Çünkü sen çok susuyordun."

Derin bir nefes aldım.

"Ben konuşursam hayat daha kolay olacak sandım."

Gözlerim dolmaya başladı.

"Ama olmadı."

Babamın parmaklarına baktım. Nasırları hâlâ duruyordu. Emeklilik bile silememişti. İnsan yaptığı işi ellerinde taşıyordu.

"Sonra fark ettim..."

Sözler kendi kendine akıyordu artık.

"Ben de senin gibi olmuşum."

"Ben de içime atıyormuşum."

"Ben de kimseyi üzmemeye çalışıyormuşum."

"Ben de geceleri tek başıma düşünüyormuşum."

İçimde acı bir tebessüm oluştu.

"Meğer insan en çok kaçtığı şeye benziyormuş."

 

İlkokul üçüncü sınıftaydım. Sınıfta "Babam" konulu bir kompozisyon yazmamız istenmişti. Arkadaşlarım yazıyordu. Kalem sesleri sınıfı dolduruyordu. Ben ise boş kâğıda bakıyordum. Öğretmen yanıma geldi.

"Neden yazmıyorsun?"

"Bilmiyorum."

"Babanı sevmiyor musun?"

Şaşkınlıkla başımı kaldırmıştım.

"Seviyorum."

"E o zaman yaz."

Yazamamıştım.

Çünkü babamı tarif edecek kelimeleri bilmiyordum. Akşam eve gidince anneme söyledim.

"Yazamadım."

"Neden?"

"Babamı anlatamadım."

Annem bulaşık yıkıyordu. Musluğu kapattı. Elini kuruladı. Sonra yüzüme baktı.

"Çünkü sen babanı yaşamışsın."

"Ne demek o?"

"Yaşanan şeyleri yazmak zordur."

O zaman anlamamıştım. Şimdi anlıyordum. İnsan en çok sevdiği insanları anlatırken zorlanıyor.

Çünkü kelimeler, duygunun gerisinde kalıyor.

 

Babamın göğsü makinenin ritmine göre hafifçe inip kalkıyordu. Yüzüne dikkatle baktım. Kaşlarının arasındaki çizgi çocukluğumdan beri aynıydı. Ne zaman düşünse orası belirginleşirdi.

Belki şimdi de düşünüyordu. Belki bizi duyuyordu. Belki hiçbir şey duymuyordu. Bilmiyordum. Ama ilk kez bilmediğim bir şey beni durdurmuyordu. Konuşmaya devam ettim.

"Baba..."

"Ben sana hiç teşekkür etmedim."

Söz ağzımdan çıkınca omuzlarımdan bir yük kalktı.

"Bisiklet için etmedim."

"Okuttuğun için etmedim."

"Ben hastayken sabahladığın için etmedim."

"Çocuklarım doğduğunda gözlerinin dolduğunu gördüğüm için de etmedim."

Sesim iyice kısıldı.

"Çünkü hep vaktimiz var sandım."

O cümleyi söyler söylemez annem geldi aklıma. Onunla da hep vaktimiz var sanmıştım.

Hayatın en büyük yalanı buydu belki.

İnsan, sevdiklerine söyleyeceklerini yarına bırakabileceğini sanıyor.

 

Bir damla yaş, elimin üzerine düştü. Kendi gözyaşımdı. Babamın elinin üzerine aktı.

Refleksle silmek istedim. Sonra vazgeçtim. Kalsın istedim.

Belki ilk kez birbirimize aynı dille dokunuyorduk.

 

Tam o sırada çok hafif bir hareket hissettim. Elim dondu. Babamın işaret parmağı...

Çok küçük... Belki istemsiz... Belki bir kas hareketi... Belki gerçekten bana cevap... Bir an nefes almayı unuttum.

"Evet..." diye fısıldadım.

"Baba..." Yaklaştım.

"Beni duyuyor musun?"

Makine aynı ritimde çalışıyordu. Yüzünde hiçbir değişiklik yoktu. Ama ben o küçük hareketi görmüştüm. Belki de sadece görmek istemiştim. İnsan umudu bazen gerçekle karıştırır. Yine de elini daha sıkı tuttum.

Çünkü o an anladım ki umut, bazen gerçeğin değil; insanın ayakta kalmasının adıdır.

 

Kapı hafifçe aralandı. Hemşire sessizce içeri baktı.

"Süreniz doldu."

Başımı salladım. Ayağa kalktım. Babamın alnına eğildim. Çocukluğumdan beri ilk kez onu öptüm. Alnı sıcaktı. Yavaşça kulağına eğildim. Ve hayatım boyunca söylemediğim cümleyi, neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle söyledim.

"Seni seviyorum baba."

O bunu duydu mu, bilmiyorum. Ama ben söyledim. Bazen bir cümlenin en önemli tarafı, karşı tarafın duyması değil... İnsanın artık içinde taşımamasıdır. Kapı arkamdan kapandı. Koridora çıktığımda güneş çoktan yükselmişti. Dünyada hiçbir şey değişmemişti.

Ama ben, o odadan giren adam değildim artık.

 

Yarım Kalan

 VII.

Kapının Ardındaki Adam

Sabahın ilk ışıkları hastanenin camlarına vurduğunda koridorun rengi değişti.

Gece boyunca her şeyi aynı renge boyayan o beyaz floresan ışığı, yerini usul usul gün ışığına bırakıyordu. İnsan yüzleri daha belirgin görünmeye başlamıştı. Yorgunluk saklanamıyordu artık.

Temizlik görevlisi paspasını ağır ağır sürüklüyordu. Koridorun başındaki çay ocağından yeni demlenmiş çayın kokusu yükseliyordu. Hayat, hastanelerde bile işine devam ediyordu.

Sadece bekleyenlerin zamanı durmuştu. Benimki de.

Telefonumun ekranına baktım. Tarih... Saat... Bildirimler... Hiçbiri anlam ifade etmiyordu. İnsan bazen takvime değil, acısına göre yaşar.

Annem öldükten sonra bunu öğrenmiştim. Şimdi babam yoğun bakımdayken ikinci kez öğreniyordum.

Kapı açıldı. Doktor içeri girmedi. Bir hasta bakıcı çıktı. Arkasından boş bir tekerlekli sandalye sürüklüyordu. Koridordaki herkes aynı anda kapıya baktı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi başını çevirdi.

Beklemek, insana utanmayı bile öğretiyordu. Başkalarının haberini merak ettiğin için utanıyordun.

Kendi haberini beklediğin için de.

 

Cebimdeki cüzdanı çıkardım. Yıllardır aynı cüzdanı kullanıyordum. Köşeleri aşınmıştı. Deri, avucumun şeklini almıştı artık. İçini karıştırırken eski bir fotoğraf düştü. Yere eğilip aldım.

Annem... Babam... Ben... Üçümüz. Deniz kenarında çekilmiş bir fotoğraf. Arkada Akdeniz. Rüzgâr annemin saçlarını yüzüne savurmuş. Babam güneşe karşı gözlerini kısmış. Ben ise dişlerimin hepsini göstererek gülümsüyorum. Fotoğrafın arkasına annemin el yazısıyla tek bir tarih atılmıştı. Başka hiçbir şey yoktu. Annem tarih atardı. Çünkü unutulmaktan korkardı. Oysa şimdi düşünüyorum da... Unutulan tarihler değilmiş. Seslermiş.

Ne kadar uğraşırsan uğraş, annenin sesini zihninde olduğu gibi koruyamıyorsun. Bir gün fark ediyorsun. Tonunu hatırlıyorsun. Ama tam sesini değil. İşte o gün ikinci kez kaybediyorsun onu. Fotoğrafı uzun süre elimde tuttum. Sonra cüzdana geri koyamadım.

Avucumun içinde kaldı.

 

Çocukken babamın cebinde de hep bir fotoğraf olurdu. Bir gün merak edip sormuştum.

"Neden yanında taşıyorsun?"

Masanın üzerinde eski bir radyoyu tamir ediyordu. Tornavidayı bırakmadan cevap verdi.

"Lazım olur."

"Fotoğraf neye lazım olur?"

İlk kez yüzüme baktı.

"Bazen insan eve dönemeyebilir."

Bu cevabı hiç sevmedim.

"Niye dönemesin?"

"Hayat belli olmaz."

Çocuk aklımla kızmıştım.

"Ben hep dönerim."

Babam hafifçe gülümsedi.

"İnşallah."

Şimdi düşünüyorum da...

O cümleyi kuran adam, kendi bir gün yoğun bakımda yatacağını bilmiyordu.

Ben de bir gün o fotoğrafı cebimde taşıyacağımı.

 

Koridorun sonunda küçük bir çocuk oturuyordu. En fazla yedi yaşındaydı. Ayakları sandalyeye değmiyordu. Annesi başını omzuna yaslamış uyuyordu. Çocuk elindeki oyuncak arabayı sessizce yerde sürüyordu.

Vın... Vın...

Çıkardığı ses o kadar hafifti ki kimse rahatsız olmuyordu.

Bir ara araba önümde durdu.

Çocuk bana baktı.

"Amca..."

"Evet."

"Sen de mi bekliyorsun?"

"Evet."

"Kimi?"

Babam diyemedim hemen. Boğazım düğümlendi.

"Dedemi." dedi çocuk kendi kendine.

Sonra arabasını yeniden sürmeye başladı.

Ben düzeltmedim.

Belki de o yaşta bir çocuk için bütün yaşlı adamlar dedeydi.

Belki de benim yüzümde gerçekten bir torunun endişesi vardı.

 

Öğleye doğru kız kardeşim geldi. Elinde annemin eskiden kullandığı bez çanta vardı. Tanıdım. Çiçek desenli. Sapının bir köşesi sökülmüştü.

"Evden birkaç şey getirdim."

Masanın üzerine bıraktı. Temiz tişört. Diş fırçası. Havlu. Ve küçük bir kavanoz.

Şaşkınlıkla baktım.

"Bu ne?"

"Annemin reçeli."

Kavanozu elime aldım. Kapağında annemin el yazısıyla küçük bir etiket vardı.

Çilek - Haziran

Bir an nefes alamadım. Annem öleli aylar olmuştu. Ama el yazısı yaşıyordu.

İnsan bazen en çok el yazısını özlüyor. Çünkü yazı, insanın karakterinin son izi. Parmak izi gibi. Bir daha aynısı olmuyor. Kız kardeşim kavanoza baktı.

"Atmaya kıyamadım."

"Ben de."

"Babam da kıyamamış."

İkimiz sustuk.

Sonra o hiç beklemediğim cümleyi söyledi.

"Biliyor musun?"

"Neyi?"

"Babam her sabah mutfağa girip bu kavanozlara bakıyormuş."

"Niye?"

"Annem hâlâ evdeymiş gibi hissediyormuş."

İçimde bir şey kırıldı. Babam söylemezdi. Hiçbir zaman söylemezdi. Ama meğer annemi, onun yokluğunu yaşayacak kadar seviyormuş.

Ben bunu da geç öğrenmiştim. Babamın sevgisi hep sessizdi.

Yokluğu da sessiz olmuştu.

 

Öğleden sonra doktor yeniden geldi. Bu kez yanında genç bir asistan vardı. Beni odasına davet etti. Kapıyı kapattı. Masasının üzerindeki dosyayı açtı. Konuşmadan önce gözlüğünü çıkardı. Doktorların bunu neden yaptığını bilmiyorum. Belki göz göze konuşmak istiyorlar. Belki kötü haberler camın arkasından verilmez diye.

"Mahmut Bey..."

"Evet."

"Babanızın durumu hâlâ kritik."

Başımı salladım.

"Farkındayım."

"Kendisi bizi duyuyor olabilir."

İlk kez başımı hızla kaldırdım.

"Ne dediniz?"

"Bunu kesin söyleyemeyiz."

"Ama..."

"Bazen hastalar tepki veremese de sesleri algılayabiliyor."

Bir sessizlik oldu.

"Bunun için..."

Doktor cümlesini tamamlamadı. Tamamlamasına gerek yoktu. Anlamıştım.

Babamın yanına girecektim.

Ve belki...

Hayatım boyunca söylemediğim cümleleri söyleyecektim. Kapıdan çıktığımda koridor eskisi gibi görünmüyordu. Birazdan o kapının ardına yeniden geçecektim.

Bu kez bekleyen bir oğul olarak değil...

Konuşması gereken bir oğul olarak.

                                                                                                                    —Hâkimyâ

Yarım Kalan

 VI.

Gece Nöbeti

Gece, hastanelerde başka türlü ilerler.

Dışarıda şehir uykuya hazırlanırken içeride zaman inatla ayakta kalır. Koridorların ışıkları hiç sönmez. Temizlik görevlileri paspaslarını aynı ritimle sürükler. Kahve makinesi aynı mekanik homurtuyla çalışır. Hemşireler fısıldayarak konuşur; sanki seslerini biraz yükseltseler, hastaların kalpleri ürkecekmiş gibi.

Saat gece ikiyi geçmişti. Bekleme salonundaki sandalyelerin çoğu doluydu. Kimisi başını duvara yaslayıp uyumaya çalışıyordu. Kimisi dua ediyordu. Kimisi telefonunun ekranına bakıyordu ama hiçbir şey görmüyordu.

Ben pencerenin önüne geçtim. Camda kendi yansımam vardı. Bir an durup uzun uzun baktım. Saçlarıma ak düşmüştü. Şakaklarımdaki beyazlar, son bir yıl içinde çoğalmış gibiydi. Gözlerimin altında mor halkalar vardı. Yüzüm, tanıdığım yüzdü. Ama içindeki adam değildi. İnsan bazen aynada yaşını değil, yorgunluğunu görüyor.

Camdaki yansımama bakarken arkamdan bir ses geldi.

"Mahmut..."

Dönüp baktım. Dayımdı. Ne zaman geldiğini fark etmemiştim. Üzerinde ince bir ceket vardı. Yaz gecesi olmasına rağmen üşümüş gibiydi. Sessizce yanıma geldi. Sarılmadık. Bizim ailede erkekler kolay kolay sarılmazdı. Omzuma dokundu.

"Baban nasıl?"

Aynı soru. Aynı cevap.

"Bekliyoruz."

Başını salladı. İkimiz de sustuk.

Bir süre sonra cebinden küçük bir termos çıkardı.

"Çay getirdim."

"Uğraşmasaydın."

"Annen olsaydı bana kızardı."

İçimde bir şey sızladı.

Annem...

Ne garipti. Öldükten sonra bile insanları aynı sofranın etrafında toplamaya devam ediyordu.

Dayım çayı plastik bardağa doldurdu. Buhar, gözlüğümü hafifçe buğulandırdı. İlk yudumu içerken istemsizce gülümsedim.

"Ne oldu?" diye sordu.

"Şeker fazla."

"Bilerek."

"Neden?"

"Senin annen de böyle yapardı."

Gülümsedim.

"Evet."

"Çayın acısını biraz alsın diye."

Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Sonra dayım derin bir nefes aldı.

"Biliyor musun..."

"Neyi?"

"Annen çocukken de senin gibiydi."

Şaşırdım.

"Benim gibi mi?"

"Her derdi kendi derdi sanırdı."

Plastik bardağı elimde çevirdim.

"Okuldan gelir gelmez çantasını bırakır, komşunun yaşlı teyzesine su taşırdı."

Gözümün önüne annem geldi. Genç hâli. Örgülü saçları. Koşarken savrulan eteği.

"Dedem kızardı."

"Niye?"

"'Önce kendi işini yap.' derdi."

"Peki annem?"

Dayım hafifçe güldü.

"'Onunki de benim işim.' dermiş."

Koridorun floresan ışıkları altında o cümle uzun süre havada asılı kaldı.

Onunki de benim işim.

Başımı eğdim. Belki de annemden bana geçen en büyük miras buydu. İnsanların yükünü kendi yüküm sanmak. Yıllarca bunu erdem zannettim. Sonra yoruldum. Ama vazgeçemedim.

Çünkü insan karakterini çıkarıp bir sandalyeye bırakamıyor.

 

Dayım gittikten sonra yeniden yalnız kaldım. Telefonumu elime aldım. Fotoğraflara bakmaya başladım. Çocuklarım... Bir doğum günü. Deniz kenarında çekilmiş bir kare. Kumdan kale yapan küçük eller.

Bir başka fotoğraf. Okul gösterisi. Üzerlerinde beyaz gömlekler. Gözleri beni arıyor. Fotoğrafı büyüttüm. Kendi yüzüme baktım. Kalabalığın içinde ayakta duruyordum. Gülümsüyordum. Ama şimdi biliyorum. O gün bile içimde bir korku vardı.

Ya bir gün onların hayatından eksilirsem?

İnsan bazen en mutlu fotoğraflarında bile geleceğin acısını taşıyor.

 

Telefon çaldı. Eski bir arkadaşım arıyordu. Uzun yıllardır görüşmediğimiz biri.

Açtım.

"Geçmiş olsun kardeşim."

"Sağ ol."

"Duydum."

"Evet."

"Bir şeye ihtiyacın olursa ara."

"Olur."

Konuşma kırk saniye sürdü. Telefon kapandı. Ekrana baktım.

Aklımdan kötü bir düşünce geçti.

Gerçekten arasam gelir miydi?

Sonra kendimden utandım.

İnsan acı çekince, sevdiklerini bile sınamaya başlıyor. Oysa herkes sevgisini aynı biçimde gösteremiyordu.

Tıpkı babam gibi.

 

Sabaha karşı dört sularında bekleme salonu iyice sessizleşti.

Bir kadın koltukta uyuyakalmıştı. Elindeki tespih yere düşmüştü. Boncuklar sessizce halının üzerine yayılmıştı. Kimse fark etmedi. Eğilip tek tek toplamaya başladım. Mor renkli eski bir tespih. İpi gevşemişti. Son boncuğu da bulup avucuma aldığım sırada kadın uyandı.

Telaşla etrafına baktı.

"Tespihim..."

"Burada."

Elime uzandı.

"Allah razı olsun evladım."

Başını eğdi.

Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı.

Elini başıma koydu.

Annem gibi.

"Allah seni annenle babana bağışlasın."

Dua dudaklarından çıktı. Sonra sustu.

Ben de sustum.

Çünkü bazı dualar, geç kalmış bir tren gibi insanın içine giriyor.

Annem artık bu dünyada değildi.

Babam ise bir kapının ardında yaşamla ölüm arasında sessizce nefes alıyordu.

O kadın bunu bilmiyordu.

Ama duası yine de içime dokundu.

Belki dualar, kimin için edildiğini bilmeden de yerine ulaşıyordu.

 

Güneş doğmadan hemen önce yoğun bakımın kapısı yeniden açıldı. Nöbet değişiyordu. Yeni gelen hemşirelerden biri genç bir delikanlıydı. Dosyalara göz gezdirirken başını kaldırdı. Bana baktı.

Sonra gülümsedi.

"Gece boyunca hiç uyumadınız değil mi?"

"Uyuyamadım."

"Biraz uzansanız iyi olur."

"Ya içeriden haber gelirse?"

Hemşire birkaç saniye sustu. Sonra yavaşça konuştu.

"Merak etmeyin."

"Biz sizi buluruz."

Ben başımı salladım. Ama yerimden kıpırdamadım.

Çünkü bazı insanlar, sevdiklerinin yanında olmanın hiçbir işe yaramadığını bilseler bile oradan ayrılamazlar.

Belki beklemek bir tedavi değildi. Ama sevginin son şekliydi.

Ve ben, babam için elimden gelen son şeyi yapıyordum.

Bekliyordum.

 


Yarım Kalan

 

V.

Bir Fotoğrafın Eksik Kalan Tarafı

Babamın gençliğine ait çok az fotoğraf vardı. Anneminkiler de öyle. Eski albümde siyah yaprakların arasına sıkıştırılmış birkaç solgun kare... Kenarları kıvrılmış... Arkalarına mavi tükenmez kalemle tarih atılmış. Bazılarının tarihi bile yoktu. Sadece insanlar vardı.

Ve artık hayatta olmayan gülüşler...

 

Yoğun bakımın bekleme salonunda duvara asılmış eski bir tablo dikkatimi çekti. Kim koymuştu bilmiyorum. Sarıya çalan buğday tarlasının içinde yürüyen yaşlı bir adam... Elinde baston... Uzakta tek katlı beyaz bir ev... Önemsiz bir tabloydu belki. Ama bana çocukluğumuzdaki salonu hatırlattı. Bizim evde de buna benzeyen bir tablo vardı. Annem, bayramdan bayrama camını silerdi. Ben ise her seferinde aynı soruyu sorardım.

"Bu adam nereye gidiyor anne?"

Annem gülümserdi.

"Evine."

"Neden yalnız?"

"Bazen herkes eve yalnız döner oğlum."

O zaman bu cümlenin sadece tablo için söylendiğini sanmıştım.

Meğer hayat içinmiş.

 

Eski albümü yıllardır açmamıştım. Annem öldükten sonra bir akşam dolabın en üst rafından indirmiştim. Tozunu üflerken burnuma naftalin kokusu gelmişti. Çocukluğumun kokularından biriydi. Albümü açınca ilk sayfada dedem vardı. Genç. Dimdik. Sonra babaannem. Sonra tanımadığım insanlar. Bir düğün. Bir asker uğurlaması. Bir bağ bozumu. Sayfaları ağır ağır çevirdim. Derken onları gördüm.

Annem ile babam. Henüz evlenmemişler. Siyah beyaz bir fotoğraf. İkisi de kameraya bakmıyor. Sanki fotoğraf çekildiğinin farkında bile değiller. Babam ince yapılı. Saçları simsiyah. Üzerinde ütülü beyaz bir gömlek. Annem desenli bir elbise giymiş. Başını hafifçe yana çevirmiş. Gülümsüyor. Fotoğrafa uzun süre baktım.

İçimden tek bir cümle geçti.

"Demek siz de gençtiniz..."

İnsan anne babasını hep anne baba olarak hatırlıyor. Onların da âşık olduğunu... Kavga ettiğini... Hayal kurduğunu... Korktuğunu... Hiç düşünmüyor.

 

Annem bir keresinde nasıl tanıştıklarını anlatmıştı. Ben liseye gidiyordum. Elektrikler kesikti. Yaz akşamıydı. Balkonda oturuyorduk. Gökyüzü yıldız doluydu.

Sinekler etrafımızda dönüyor, uzaktan denizin uğultusu geliyordu.

"Senin baban..." diye başladı.

"İlk gördüğümde hiç konuşmadı."

"Sonra?"

"İkinci gördüğümde de konuşmadı."

Güldüm.

"E nasıl evlendiniz?"

Annem kahkaha attı.

"Ben de onu yıllarca merak ettim."

Bir süre sustu.

Sonra uzaklara baktı.

"Ama bir gün..."

"Ne oldu?"

"Yağmur yağıyordu."

"Siz?"

"Otobüs bekliyorduk."

"Baban ceketini çıkarıp omuzuma koydu."

"Hepsi bu mu?"

"Hepsi buydu."

"Hiçbir şey söylemedi mi?"

"Hayır."

"Sen ne dedin?"

"Ben de hiçbir şey demedim."

"Niye?"

"Çünkü bazı insanlar kelimelerle değil, yaptıklarıyla konuşur."

O gece annem bunu söylerken babam salonda televizyon izliyordu.

Duymamıştı.

Belki duysa da belli etmezdi.

 

Babam sevgisini gösterme konusunda cimri değildi. Sadece yöntemi farklıydı. Kış gelmeden kırık odunlarını tamamlardı. Okul başlamadan çantamı kontrol ederdi. Ayakkabım eskidiyse fark ettirmeden yenisini alırdı.

Annem hastalandığında gece boyunca başucunda otururdu. Ama bunların hiçbirini anlatmazdı. Kendini övmezdi. Yaptığını görev sayardı. Belki de o kuşağın bütün erkekleri biraz böyleydi.

Sevgiyi yük gibi sırtlarında taşırlar, ama adını koyamazlardı.

 

Koridorda otururken bir hemşire yaşlı bir amcanın omzuna battaniye bıraktı. Adam teşekkür etmek istedi. Hemşire eliyle "önemli değil" der gibi işaret yaptı. Kadın uzaklaşınca yaşlı adam battaniyeyi düzeltti. Sonra eliyle kumaşı okşadı. Sanki battaniyeyi değil... Kendisine gösterilen ilgiyi tutuyordu.

İnsan zor zamanlarında en çok küçük iyilikleri unutamıyor.

 

Annem bunu çok iyi bilirdi. Komşudan biri hasta olsa çorba götürürdü. Mahallede bir cenaze olsa sessizce mutfağa girer, tepsi hazırlardı. Kimse istemeden yardım ederdi. Ben bir gün sormuştum.

"Anne, herkes için niye bu kadar uğraşıyorsun?"

Elindeki maydanozu doğramaya devam etti. Sonra bıçağı bıraktı.

"Bir gün bizim de kapımız çalınsın diye."

O zaman anlamamıştım. Şimdi hastane koridorunda otururken düşündüm.

Annem haklıymış.

Gerçek zenginlik, kapını çalacak insanların olmasıymış.

 

Ama sonra içimde başka bir ses yükseldi. Ya kapıyı çalanlar sadece işleri düşünce geliyorsa? Ya dost sandıkların aslında yol arkadaşı değilse? Ya sen herkesi kendi derdin gibi dinlerken, kimse senin suskunluğunu fark etmiyorsa? Bu düşünceyi zihnimden kovmak istedim.

Olmadı.

Son yıllarda en çok bu duygu yoruyordu beni. Kalabalıkların içinde eksik olmak... Konuşmaların içinde duyulmamak... Yardım istenirken ilk akla gelmek... Ama sevinç paylaşılırken unutulmak... Belki de görünmezlik tam olarak buydu. İnsanların seni tanıması... Ama seni görmemesi.

 

Doktor yeniden koridora çıktı. Bu kez doğrudan bana doğru yürüdü. Elindeki dosya kapalıydı. Yüzündeki ifade değişmemişti. Ama ben nefesimi tuttum. Çünkü bazen insan, tek kelime duymadan da hayatının değişeceğini hissediyor.

Doktor birkaç adım kala durdu.

"Mahmut Bey..."

Adımı ilk kez bu kadar ağır duydum.

"Biraz konuşabilir miyiz?"

Koridor yine uzadı. Floresan lambaları yine aynı beyazlıkla yanıyordu. Ama ben artık o koridorda yürümüyor gibiydim. Sanki çocukluğumdan bugüne kadar yaşadığım bütün yollar, tek bir çizgi hâline gelmişti.

Ve o çizginin sonunda, babamın nefesi vardı.

                                                                                                                 —Hâkimyâ