XVI.
Kütüphanedeki
Kız
Üniversiteler
sadece meslek öğretmez. İnsana kendini de gösterir. Kiminin aynası bir
laboratuvardır. Kimininki bir amfi. Benimki ise uzun süre kütüphane oldu. Çünkü
insan, kalabalıkların içinde kendine yer bulamıyorsa, kitapların arasına
sığınıyor. Ben de öyle yaptım.
Çukurova'nın
merkez kütüphanesi eski ama vakur bir binaydı. Yüksek tavanlar... Ahşap masalar... Yılların dokunduğu raflar...
Sayfa çevrilirken çıkan o hafif hışırtı... Ve her masada başka bir hayat. Kimisi
tıp fakültesi öğrencisiydi. Kimisi mühendislikten. Kimisi hukuk. Herkes aynı
sessizliğin içinde kendi geleceğini kurmaya çalışıyordu.
Ben çoğu
zaman pencere kenarındaki aynı masaya otururdum. Öğleden sonra güneş, tam
masanın üzerine düşerdi. Defterimin kenarına ışık vurur, yazdığım formüllerin
arasına küçük gölgeler düşerdi. Orayı seviyordum. Çünkü kimse benimle
ilgilenmiyordu. Kimse benden bir şey beklemiyordu. Sessizlik, insanı
yargılamıyordu.
Bir gün
masama otururken sandalyenin üzerinde bir kitap gördüm. Kimya kitabı değildi. Bir
romandı. İçinde ayraç vardı. Muhtemelen biri unutmuştu. Kitabı görevliye
götürmek için elime aldığım sırada arkamdan telaşlı bir ses geldi.
"Affedersiniz..."
Döndüm.
Kısa
boylu, kumral saçlı bir genç kadın nefes nefese yanıma gelmişti.
"Kitap..."
diye işaret etti.
"Benim."
Uzattım.
"Buyurun."
Kitabı
aldı. Derin bir nefes verdi.
"Çok
teşekkür ederim."
"Rica
ederim."
Gitmek
üzereyken durdu.
"İçinde
notlarım vardı."
Gülümsedim.
"Onlara
dokunmadım."
"İyi
ki."
Bir an
sustu. Sonra elini uzattı.
"Ben Elif."
Adımı
söyledim. El sıkıştık. İkimizin de avuçları soğuktu. Belki heyecandandı. Belki
klimadan. Belki de hayatın bazı karşılaşmaları, daha ilk anda insanın içine
ince bir ürperti bırakıyordu.
Sonraki
günlerde onu sık sık görmeye başladım. Aynı saatlerde geliyordu. Aynı masalarda
çalışıyordu. Bazen başını kaldırıp camdan dışarı bakıyordu. Bazen kitabın
kenarına küçük notlar düşüyordu. Biz konuşmuyorduk. Sadece aynı sessizliği
paylaşıyorduk. Garipti. Bazı insanlar konuşmadan da hayatınıza yaklaşabiliyor.
Bir akşam
kütüphane kapanmak üzereydi. Görevli yüksek sesle,
"On
beş dakika sonra kapanıyoruz." diye seslendi.
Herkes
kitaplarını toplamaya başladı. Ben de defterimi çantama koyarken Elif yanıma
geldi.
"Bir
şey sorabilir miyim?"
Titrek bir
ses tonuyla yavaşça "Tabii." Dedim.
"Sen
hep kimya mı çalışıyorsun?"
"Evet."
"Sıkılmıyor
musun?"
Gülümsedim.
Duraksadım. Biraz gözüm uzaklara gitti geldi. Sıkılarak
"Kimyadan
mı?"
"Evet."
"Hayır."
"Neden?"
Masadaki
kalemi elime aldım. "Çünkü hiçbir
madde göründüğü kadar basit değil. İnsanlar gibi." dedim farkında olmadan.
Cevaplarken yavaş ve kelimeleri tane tane çıkarmaya dikkat ederek, ses tonunu
düşürmemek heyecanıyla cevapladım.
Elif
gülümsedi.
"Ben
de tam onu diyecektim."
Birlikte
dışarı çıktık. Kampüsün yolları akşam serinliğiyle dolmuştu. Ağaçlardan cırcır
böceklerinin sesi geliyordu. Bir süre yürüdük. Sonra durdu.
"Sen
çok düşünüyorsun."
Kemal'den
sonra ikinci kez biri aynı şeyi söylüyordu.
"Nereden
anladın?"
"Cevap
vermeden önce gözlerin başka yere gidiyor."
Şaşırdım.
İnsan
kendini en çok, hiç beklemediği insanların gözünde görüyor.
O günden
sonra bazen ders çıkışında birlikte çay içmeye başladık. Konularımız büyük
değildi.
Sınavlar...
Hocalar... Memleketler... Çocukluk... Kitaplar...
Bir gün
bana,
"En
sevdiğin yazar kim?" diye sordu.
Uzun süre
düşündüm.
"Sanırım
tek bir kişi değil."
"Neden?"
"Ben
yazardan çok cümle seviyorum."
Nasıl
baktığını hâlâ hatırlıyorum.
"Cümle
mi?"
"Evet."
"Bazen
bir kitap biter."
"İçinde
tek bir cümle kalır."
"Yıllarca
onunla yaşarsın."
Elif çay
bardağını avuçlarının arasına aldı.
"Peki
sen hangi cümleyle yaşıyorsun?"
Hiç
düşünmeden cevap verdim.
"Babamın
söylediği iki kelimeyle."
"Neymiş?"
"İyi
adam ol."
Bir süre
konuşmadı.
Sonra
başını hafifçe eğdi.
"Zor
bir yük."
"Evet."
"Ama
güzel."
Günler
geçtikçe onu tanımaya başladım. Çok gülen biri değildi. Ama güldüğünde
gözlerinin kenarında ince çizgiler oluşurdu. Konuşurken ellerini kullanırdı. Sinirlendiğinde
sessizleşirdi. Yağmur yağınca yürümeyi severdi. Ve en ilginci... Kitapların
altını hiç çizmezdi. "Niye?" diye sormuştum.
"Çünkü..."
demişti.
"Belki
yıllar sonra aynı satırı başka biri okuyacak."
"Ben
onun yerine karar vermek istemiyorum."
Bu cümle
bana çok şey anlatmıştı. İnsanların da altını çizmiyordu. Kimseyi tek bir
davranışıyla yargılamıyordu. Belki bu yüzden yanında huzur buluyordum.
Bir akşam
kampüsün gölüne doğru yürürken güneş batıyordu.
Su
turuncuya dönmüştü.
Elif
durdu.
"Sana
bir şey soracağım."
"Sor."
"Hayatında
hiç gerçekten âşık oldun mu?"
Soru
beklenmedik gelmişti.
Başımı iki
yana salladım.
"Sanmıyorum."
"Nasıl
anlarsın peki?"
Uzun süre
sustum.
Sonra
göldeki yansımalara bakarak konuştum.
"Galiba..."
"...bir
gün biriyle konuşurken zamanı unutursam."
Elif
gülümsedi.
"Yanlış."
"Neden?"
"Zamanı
herkes unutur."
"O
zaman?"
"Doğru
insanı bulunca..."
"...kendini
unutursun."
O cümle
gölün üzerine bırakılmış küçük bir taş gibi içime düştü.
Halkaları
yıllarca sürecekti. O akşam birbirimize veda ettik. O kendi yurduna yürüdü. Ben
kendi yurduma. Aramızda birkaç yüz metre vardı. Ama kader, bazen insanın
hayatını değiştirecek mesafeyi kilometrelerle ölçmüyor. Birkaç cümle yetiyor.