Yarım Kalan 17

 XVII

Yağmurdan Sonra

Adana'da yağmur nadir yağar. Yağdığında ise şehir şaşırır. Toz, toprağın üzerine siner. Asfaltın rengi koyulaşır. Palmiyelerin yapraklarından iri damlalar düşer. İnsanlar dükkân saçaklarının altına sığınır. Bir tek öğrenciler yürümeye devam eder. Çünkü gençlik, yağmuru hastalık değil, özgürlük sanır.


O sabah laboratuvar dersinden çıktığımızda gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüştü. Rüzgâr, kampüsün içindeki okaliptüs ağaçlarını eğip doğrultuyordu. Çam ağaçları kozalaklarını yağmur gibi aşağıya bırakıyordu. Eğer birazcık kikirik olsak uçar giderdik havada. Bir yandan havada uçuşan ders notları, montları ilikleme yarışına yenilmiş, her bir yana saçılmıştı. Tamamen montların kabanların altına kendimizi güvene aldıktan sonra,   Kemal gökyüzüne baktı.

"Birazdan boşalacak."

"Nereden biliyorsun?"

"Toprağın kokusundan."

Ben güldüm.

"Toprağın kokusu mu olur?"

Kemal eğildi, avucuna biraz toprak aldı. Burnuna yaklaştırdı.

"Olur."

"Her memleketin toprağı başka kokar." Bir süre sustu.

"İnsan da memleketini biraz burnuyla taşır."

O gün bu cümleyi romantik bulmuştum.

Yıllar sonra Mersin'e her dönüşümde, denizin tuzu ile turunç çiçeğinin birbirine karışan kokusunda onu hatırlayacaktım.

 

İlk damlalar düşmeye başladığında herkes koştu. Ben koşmadım. Elif de koşmadı. Kütüphanenin merdivenlerinde karşılaştık. Saçlarına birkaç damla düşmüştü.

"Gelmeyecek misin?" diye seslendi girişte bekleyen arkadaşlarından biri.

"Birazdan." dedi.

Sonra bana döndü.

"Yürüyelim mi?"

"Islanırız."

"Olur."

"Şemsiyen yok mu?"

"Var."

"Niye açmıyorsun?" Gülümsedi.

"Yağmur bazen insanın üstüne değil, içine yağmalı."

Bu kızın bazı cümleleri kitaplardan çıkmış gibi geliyordu. Ama konuşurken yapmacık değildi. Samimiydi, sanki onları yaşamıştı.

 

Kampüsün içindeki uzun yolda yan yana yürümeye başladık. İlk birkaç dakika kimse konuşmadı. Ayakkabılarımız ıslanan yaprakların üzerinde aynı ritimle ses çıkarıyordu. Hışırtıların içinde ilerlerken Elif birden durdu.

"Mahmut."

"Evet?"

"Hiç korkuyor musun?"

"Neyden?"

"Gelecekten."

Soru beklemediğim kadar yakındı.

"Her gün."

"Ben de."

"En çok neden?"

Derin bir nefes aldı.

"Ya sıradan bir hayat yaşarsam."

Bu kez ben durdum.

"Sıradan hayat kötü mü?"

"Bilmiyorum."

"Ama..."

"...bir iz bırakmadan yaşayıp gitmek istemiyorum."

O cümle, yıllar sonra hastane koridorunda defalarca aklıma gelecekti. Çünkü ben de aynı korkuyla yaşayacaktım. İz bırakmadan kaybolmak... Görünmeden yaşamak... Sessizce unutulmak... Oysa o gün bunu yalnızca gençliğin kurduğu bir cümle sanmıştım.

 

Yağmur hızlandı. Bir ağacın altına sığındık. Şemsiyesini sonunda açtı. İkimize de yetmeyecek kadar küçüktü. Omuzlarımız birbirine değiyordu. İlk kez bu kadar yakındık. İnsan bazen birine dokunduğu için değil... Dokunmaktan çekindiği için heyecanlanıyor. 

Elif gökyüzüne bakıyordu. Ben ise onun yüzüne bakmamaya çalışıyordum. Yağmurun sesi konuşmaların arasındaki boşlukları dolduruyordu.

"Mahmut."

"Hı?"

"Bir şey söyleyeceğim."

"Söyle."

"Sen..." Durdu. Sonra vazgeçti.

"Boş ver."

"Hayır."

"Gülersin."

"Gülmem."

Başını eğdi.

"Bence sen..."

"...çok yalnız birisin."

Kalbim, beklenmedik bir yerden darbe almış gibi oldu.

"Niye öyle düşündün?"

"Çünkü..."

"...hep insanları dinliyorsun."

"...ama kimsenin seni dinlediğine inanmıyorsun."

Sanki yıllardır içimde sakladığım bir kapının anahtarını bulmuştu. Cevap veremedim. Çünkü ilk kez biri beni, benim anlattıklarımdan değil... Anlatmadıklarımdan tanımıştı.

 

Yağmur hafifledi. Yürümeye devam ettik. Kampüsün gölüne vardığımızda suyun üzerinde küçük halkalar oluşuyordu. Elif cebinden küçük bir taş aldı. Göle attı. Taş üç kez sekip battı.

"Dilek tuttun mu?" diye sordum.

"Hayır."

"Niye?"

"Dileklerime güvenmiyorum."

"Neden?"

"Gerçek olurlarsa değişmek zorunda kalırım."

Bu cevabı anlayamadım. Belki o gün anlayacak yaşta değildim. Belki insan bazı cümleleri ancak yıllar sonra çözüyor.

 

Yurda dönerken yağmur durmuştu. Kemal kapıda beni görünce güldü.

"Âşık olmuşsun."

"Ne?"

"Yüzünden belli."

"Saçmalama."

"Ben saçmalamıyorum."

Islak ayakkabılarıma baktı.

"Yağmur altında yürümüşsün."

"Evet."

"Tek başına yürüyen adam böyle gülmez."

İtiraz ettim.

"O kadar belli mi?"

Kemal kahkaha attı.

"Sevgi..." dedi.

"...insanın yürüyüşünü bile değiştirir."

O gece uzun süre uyuyamadım. Pencereden dışarı bakarken ilk kez geleceği düşündüm. İçimde tarif edemediğim bir umut vardı. Henüz adını koymadığım... Henüz kimseye söylemediğim... Ama varlığını inkâr edemediğim bir umut. Yıllar sonra anlayacaktım. Hayat, en güzel umutlarını en sessiz günlerde kurduruyor insana.

Ve bazen... En büyük acılar da tam o umutların içinden doğuyor.

 

                                                                                                    —Hâkimyâ