VI.
Gece
Nöbeti
Gece,
hastanelerde başka türlü ilerler.
Dışarıda
şehir uykuya hazırlanırken içeride zaman inatla ayakta kalır. Koridorların
ışıkları hiç sönmez. Temizlik görevlileri paspaslarını aynı ritimle sürükler.
Kahve makinesi aynı mekanik homurtuyla çalışır. Hemşireler fısıldayarak
konuşur; sanki seslerini biraz yükseltseler, hastaların kalpleri ürkecekmiş
gibi.
Saat gece
ikiyi geçmişti. Bekleme salonundaki sandalyelerin çoğu doluydu. Kimisi başını
duvara yaslayıp uyumaya çalışıyordu. Kimisi dua ediyordu. Kimisi telefonunun
ekranına bakıyordu ama hiçbir şey görmüyordu.
Ben
pencerenin önüne geçtim. Camda kendi yansımam vardı. Bir an durup uzun uzun
baktım. Saçlarıma ak düşmüştü. Şakaklarımdaki beyazlar, son bir yıl içinde
çoğalmış gibiydi. Gözlerimin altında mor halkalar vardı. Yüzüm, tanıdığım
yüzdü. Ama içindeki adam değildi. İnsan bazen aynada yaşını değil, yorgunluğunu
görüyor.
Camdaki
yansımama bakarken arkamdan bir ses geldi.
"Mahmut..."
Dönüp
baktım. Dayımdı. Ne zaman geldiğini fark etmemiştim. Üzerinde ince bir ceket
vardı. Yaz gecesi olmasına rağmen üşümüş gibiydi. Sessizce yanıma geldi. Sarılmadık.
Bizim ailede erkekler kolay kolay sarılmazdı. Omzuma dokundu.
"Baban
nasıl?"
Aynı soru.
Aynı cevap.
"Bekliyoruz."
Başını
salladı. İkimiz de sustuk.
Bir süre
sonra cebinden küçük bir termos çıkardı.
"Çay
getirdim."
"Uğraşmasaydın."
"Annen
olsaydı bana kızardı."
İçimde bir
şey sızladı.
Annem...
Ne
garipti. Öldükten sonra bile insanları aynı sofranın etrafında toplamaya devam
ediyordu.
Dayım çayı
plastik bardağa doldurdu. Buhar, gözlüğümü hafifçe buğulandırdı. İlk yudumu
içerken istemsizce gülümsedim.
"Ne
oldu?" diye sordu.
"Şeker
fazla."
"Bilerek."
"Neden?"
"Senin
annen de böyle yapardı."
Gülümsedim.
"Evet."
"Çayın
acısını biraz alsın diye."
Bir süre
hiçbirimiz konuşmadık. Sonra dayım derin bir nefes aldı.
"Biliyor
musun..."
"Neyi?"
"Annen
çocukken de senin gibiydi."
Şaşırdım.
"Benim
gibi mi?"
"Her
derdi kendi derdi sanırdı."
Plastik
bardağı elimde çevirdim.
"Okuldan
gelir gelmez çantasını bırakır, komşunun yaşlı teyzesine su taşırdı."
Gözümün
önüne annem geldi. Genç hâli. Örgülü saçları. Koşarken savrulan eteği.
"Dedem
kızardı."
"Niye?"
"'Önce
kendi işini yap.' derdi."
"Peki
annem?"
Dayım
hafifçe güldü.
"'Onunki
de benim işim.' dermiş."
Koridorun
floresan ışıkları altında o cümle uzun süre havada asılı kaldı.
Onunki
de benim işim.
Başımı
eğdim. Belki de annemden bana geçen en büyük miras buydu. İnsanların yükünü
kendi yüküm sanmak. Yıllarca bunu erdem zannettim. Sonra yoruldum. Ama
vazgeçemedim.
Çünkü
insan karakterini çıkarıp bir sandalyeye bırakamıyor.
Dayım
gittikten sonra yeniden yalnız kaldım. Telefonumu elime aldım. Fotoğraflara
bakmaya başladım. Çocuklarım... Bir doğum günü. Deniz kenarında çekilmiş bir
kare. Kumdan kale yapan küçük eller.
Bir başka
fotoğraf. Okul gösterisi. Üzerlerinde beyaz gömlekler. Gözleri beni arıyor. Fotoğrafı
büyüttüm. Kendi yüzüme baktım. Kalabalığın içinde ayakta duruyordum. Gülümsüyordum.
Ama şimdi biliyorum. O gün bile içimde bir korku vardı.
Ya bir gün
onların hayatından eksilirsem?
İnsan
bazen en mutlu fotoğraflarında bile geleceğin acısını taşıyor.
Telefon
çaldı. Eski bir arkadaşım arıyordu. Uzun yıllardır görüşmediğimiz biri.
Açtım.
"Geçmiş
olsun kardeşim."
"Sağ
ol."
"Duydum."
"Evet."
"Bir
şeye ihtiyacın olursa ara."
"Olur."
Konuşma
kırk saniye sürdü. Telefon kapandı. Ekrana baktım.
Aklımdan
kötü bir düşünce geçti.
Gerçekten
arasam gelir miydi?
Sonra
kendimden utandım.
İnsan acı
çekince, sevdiklerini bile sınamaya başlıyor. Oysa herkes sevgisini aynı
biçimde gösteremiyordu.
Tıpkı
babam gibi.
Sabaha
karşı dört sularında bekleme salonu iyice sessizleşti.
Bir kadın
koltukta uyuyakalmıştı. Elindeki tespih yere düşmüştü. Boncuklar sessizce
halının üzerine yayılmıştı. Kimse fark etmedi. Eğilip tek tek toplamaya
başladım. Mor renkli eski bir tespih. İpi gevşemişti. Son boncuğu da bulup
avucuma aldığım sırada kadın uyandı.
Telaşla
etrafına baktı.
"Tespihim..."
"Burada."
Elime
uzandı.
"Allah
razı olsun evladım."
Başını
eğdi.
Sonra hiç
beklemediğim bir şey yaptı.
Elini
başıma koydu.
Annem
gibi.
"Allah
seni annenle babana bağışlasın."
Dua
dudaklarından çıktı. Sonra sustu.
Ben de
sustum.
Çünkü bazı
dualar, geç kalmış bir tren gibi insanın içine giriyor.
Annem
artık bu dünyada değildi.
Babam ise
bir kapının ardında yaşamla ölüm arasında sessizce nefes alıyordu.
O kadın
bunu bilmiyordu.
Ama duası
yine de içime dokundu.
Belki
dualar, kimin için edildiğini bilmeden de yerine ulaşıyordu.
Güneş
doğmadan hemen önce yoğun bakımın kapısı yeniden açıldı. Nöbet değişiyordu. Yeni
gelen hemşirelerden biri genç bir delikanlıydı. Dosyalara göz gezdirirken
başını kaldırdı. Bana baktı.
Sonra
gülümsedi.
"Gece
boyunca hiç uyumadınız değil mi?"
"Uyuyamadım."
"Biraz
uzansanız iyi olur."
"Ya
içeriden haber gelirse?"
Hemşire
birkaç saniye sustu. Sonra yavaşça konuştu.
"Merak
etmeyin."
"Biz
sizi buluruz."
Ben başımı
salladım. Ama yerimden kıpırdamadım.
Çünkü bazı
insanlar, sevdiklerinin yanında olmanın hiçbir işe yaramadığını bilseler bile
oradan ayrılamazlar.
Belki
beklemek bir tedavi değildi. Ama sevginin son şekliydi.
Ve ben,
babam için elimden gelen son şeyi yapıyordum.
Bekliyordum.