XXIII
Koku
İnsan
hafızasının en inatçı tarafı kokulardır. Bir ses unutulur. Bir yüz zamanla
silikleşir. Bir cümle eksilir. Ama bir koku... Yıllar geçse de insanı hiç
beklemediği bir ana götürüverir.
O sabah
hastane koridorunda keskin bir kolonya kokusu yayıldı. Hemşirelerden biri yaşlı
bir amcanın ellerine kolonya döküyordu. O koku burnuma ulaşır ulaşmaz koridor
kayboldu. Yoğun bakım kapısı silindi. Plastik sandalyeler, beyaz duvarlar,
floresan lambaları...
Hepsi bir
anda yerini çocukluğumuzun evine bıraktı.
Bayram
sabahıydı. Annem mutfakta telaşla börekleri fırından çıkarıyordu. Ev, tereyağı
ve çayın kokusuyla dolmuştu. Babam banyodan yeni çıkmıştı. Tıraş olmuştu. Saçlarını
geriye doğru taramış, açık mavi gömleğini giymişti. Elinde her zamanki küçük
kolonya şişesi vardı. Önce avucuna döktü. Sonra iki elini birbirine sürttü.
"Gel
bakalım."
Ben
istemeye istemeye yanına gittim. Çünkü kolonya gözümü yakardı. Babam iki eliyle
yüzümü tuttu. Şakaklarıma hafifçe kolonya sürdü.
"Adam
olacaksın."
Ben
burnumu buruşturdum.
"Çok
kokuyor."
Babam
güldü.
"Adam
dediğin biraz kolonya kokacak."
Annem
mutfaktan seslendi.
"Çocuğu
bırak da kahvaltıya oturun."
Babam bana
göz kırptı.
"Annen
hep acelecidir."
O evde her
şey yerli yerindeydi.
Annem
mutfakta... Babam salonda... Biz çocuklar arada koşuştururken... İnsan o
günlerin kıymetini yaşarken bilmiyor. Meğer mutluluk, büyük olaylar değilmiş.
Bir evin
kendi düzeniymiş.
Koridordan
geçen sedyenin sesiyle irkildim. Hatıra dağıldı. Yeniden hastanedeydim. Elimde
soğumuş çay vardı. Kolonya kokusu ise hâlâ havadaydı. Başımı duvara yasladım. Şimdi
düşündüğümde...
Annemin
kokusunu tam hatırlayamıyordum. Yüzünü dün görmüş gibi biliyordum. Sesini bazen
kulaklarımda duyuyordum. Ama kokusunu...
İnsan en
çok bundan korkuyor galiba. Sevdiği birini unutmak değil... Onun ayrıntılarını
kaybetmek.
Telefonumu
açtım. Annemin eski ses kayıtlarını aradım. Yıllar önce yanlışlıkla kaydettiğim
kısa bir konuşma vardı.
Açtım.
"Mahmut..."
Sadece
adımı söylüyordu.
Sonra,
"Ekmek
almayı unutma."
Kayıt
bitiyordu. Defalarca dinledim.
Bir
insanın sesi bu kadar kısa olabilir miydi?
Ama bazen
bir ömür, iki kelimenin içine sığıyordu.
"Mahmut..."
O ses...
Ne kadar
zaman geçerse geçsin, insanın içindeki çocuğa hitap ediyordu.
Ağabeyim
yanıma geldi.
"Bir
şey yiyecek misin?"
"Canım
istemiyor."
"İstemese
de ye."
"Sonra."
Omzuma
hafifçe vurdu.
"Annem
olsaydı şimdi kızardı."
Gülümsedim.
"Evet."
"'Aç
adam düşünemez.' derdi."
İkimiz de
aynı anda sustuk.
Aynı
cümleyi aynı ses tonuyla hatırlamıştık. Bazı insanlar öldükten sonra evden
gitmiyor. Sadece görünmez oluyorlar. Konuşmaların içinde yaşamaya devam
ediyorlar. Bir yemeğin tarifinde... Bir atasözünde... Bir çayın demlenişinde...
Bir havlunun katlanışında...
Öğlene
doğru doktor yeniden yoğun bakıma girdi. Kapı kapanırken içeriyi bir an
görebildim. Babamı seçemedim. Sadece makineleri gördüm. Monitörleri... Yeşil
önlüklü insanları... İçeriye ait olmayan sessizliği... Kapı tekrar kapandı.
İnsan
sevdiği birine birkaç metre uzakta olup dokunamıyorsa, mesafenin metreyle
ölçülmediğini anlıyor.
Öğleden
sonra dışarı çıkıp biraz hava almak istedim. Hastanenin bahçesinde birkaç
portakal ağacı vardı. Haziran güneşi yaprakların arasından süzülüyordu. Bir
banka oturdum. Rüzgâr hafifçe esti. O an çocukluğumuzun bahçesi geldi aklıma. Babam
toprağı eşeliyordu.
Ben ise
elime geçen her çekirdeği toprağa gömüyordum.
"Baba..."
"Ne
oldu?"
"Bu
da ağaç olur mu?"
Avucumdaki
limon çekirdeğine baktı.
"Olur."
"Ne
zaman?"
"Gecikirse
daha sağlam olur."
Çocuk
aklımla hemen ertesi gün kazıp bakmıştım. Yerinde duruyordu. Hiç büyümemişti.
Babam
gülerek toprağı yeniden kapatmıştı.
"Sabret."
"Toprak
acele edenleri sevmez."
Yıllar
sonra anladım. Hayat da sevmiyormuş.
Banktan
kalkıp yeniden hastaneye doğru yürüdüm. Koridor yine aynıydı. Aynı insanlar... Aynı
bekleyiş... Aynı umut... Ama ben aynı değildim.
İnsan
sevdiği birinin yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide yürüdüğünü görünce,
dünyanın bütün telaşları küçülüyor. Meğer yıllardır peşinden koştuğum birçok
şey... Bir gün babamın elini yeniden tutabilmenin yanında ne kadar da
önemsizmiş. O koridorda bunu öğreniyordum. Yavaş yavaş... Acıya baka baka... Bekleye
bekleye...