XXVI
Bir
Bardak Çay
Hastanelerde
çay hiçbir zaman güzel değildir. Ya fazla demli olur. Ya da suyu çoktur. Kâğıt
bardağın verdiği o ince karton kokusu, çayın önüne geçer. Yine de insanlar
içer. Çünkü bazen çay, susuzluğu gidermek için değil; bekleyişe bir ritim
vermek için içilir.
O sabah
üçüncü bardağımdı. Dudaklarıma götürdüm. Soğumuştu. Tıpkı saatlerdir içimde
taşıdığım umut gibi... Ne tamamen sönmüş... Ne de eskisi kadar sıcak...
Koridorun
sonundaki pencereyi açtım. İçeri tuzlu bir rüzgâr doldu. Mersin'in denizi
görünmüyordu ama kokusu geliyordu. Çocukluğumdan beri denizi hep aynı kokusuyla
tanımıştım. İnsan memleketini önce gözleriyle değil, burnuyla hatırlıyor. Bir
an gözlerimi kapattım. Martı sesleri duyuluyordu. Bir vapur düdüğü değil... Bir
yük gemisinin boğuk sesi... Liman uyanıyordu. Şehir yeni bir güne
hazırlanıyordu. Ben ise aynı gecenin içinde kalmış gibiydim.
"Mahmut..."
Başımı
çevirdim. Arkadaşım gelmişti. Elinde küçük bir termos vardı.
"Evden
çay getirdim."
Termosu
açtı. İnce belli bardağa doldurdu. Bardağı elime verdi. İlk yudumu aldığım an
durdum. Bu çay hastane çayı değildi. Ev çayıydı. Demi yerindeydi. İçinde
sabahın telaşı vardı. Mutfağın buğusu vardı. Ocakta kaynayan suyun sesi vardı.
Bir de
annem...
Fark ettim
ki annem öldükten sonra ilk kez ev çayı içiyordum. Boğazımdan geçen şey
yalnızca çay değildi. Hatıralardı.
Arkadaşım
bunu anlamış olacak ki hiçbir şey sormadı. Yanıma oturdu. Bir süre birlikte
sessizce çay içtik. Sonra bardağını dizinin üzerine bıraktı.
"Annen
olsaydı..." dedi.
Gerisini
getiremedi. İkimiz de devamını biliyorduk. Annem olsaydı...
Koridordaki
herkese çay dağıtırdı. Doktorlara teşekkür ederdi. Hemşirelerin adını
öğrenirdi. Bize yemek yememiz için kızardı. Ve kimseye belli etmeden bir köşeye
geçip sessizce ağlardı.
Annem
acısını bile kimseyi rahatsız etmeden yaşardı.
"Bilirsin..."
dedi arkadaşım.
"Çocukluğunuzda
abinle seni çok korurdu."
Başımı
salladım.
"Biliyorum."
"Bir
gün bana demişti ki..."
Sesini
biraz alçalttı.
"'Çocuk
büyütmek zor değil.'"
"'Asıl
mesele...'"
Bir an
sustu.
"'Kalbini
kırmadan büyütebilmek.'"
Koridorun
duvarına baktım. Annem gerçekten böyle düşünürdü. Evimizde yüksek ses çok az
yükselirdi. Yanlış yaptığımızda kızardı elbette. Ama hakaret etmezdi. Küçük
düşürmezdi. Akşam olunca sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi sofraya otururduk. O
yüzden ev, bizim için korkulan bir yer olmadı hiçbir zaman. Sığınılan bir
yerdi.
Babam
farklıydı. Onun sevgisi daha sertti. Daha sessizdi. Bir gün liseye giderken
cebime para koymuştu. Hiçbir şey söylemeden. Otobüse bindim. Okulun kantininde
cebime uzandığımda paranın yanında küçük bir kâğıt buldum. Katlayıp açtım.
Üzerinde
sadece iki kelime vardı. "İdare et."
Başka
hiçbir şey yazmıyordu.
O gün o
nota üzülmüştüm.
"Kolay
gelsin." yazabilirdi.
"Başarılı
ol." yazabilirdi.
"Oğlum."
diyebilirdi.
Yıllar
sonra anladım. Belki cebindeki son parayı koymuştu. Belki gerçekten sadece
idare edebilirdi. Bazı insanlar babam gibi sevgilerini cümlelerle değil... Fedakârlıklarıyla
yazıyorlardı.
Yoğun
bakım kapısı açıldı. Bir hemşire çıktı. Hepimiz aynı anda ayağa kalktık. Bu
hareket artık refleks olmuştu. Hemşire ismimi söyledi. Kalbim hızlandı.
"Buyurun."
"Babanızın
elbiselerini teslim edeceğiz."
Bir poşet
uzattı. İçinde gömleği... Saati... Kemeri... Cüzdanı... Bir de mendili vardı. Poşeti
iki elimle aldım. Babamın gömleğini çıkardım. Yakama yaklaştırdım. Üzerinde
hâlâ onun kokusu vardı. İnsan bazen yıllarca fark etmiyor. Her insanın kendine
ait bir kokusu olduğunu...
Ve bir
gün, o kokunun dünyanın en kıymetli şeyi olacağını...
Poşeti
tekrar kapattım. Saati elime aldım. Camı çizilmişti. Kordonu eskimişti.
Çocukken o
saate dokunmama izin vermezdi.
"Bozarsın."
derdi.
Şimdi saat
avucumdaydı. Ama keşke yine,
"Dokunma."
deseydi.
Bazı
yaslar, insana çok tuhaf şeyler düşündürüyor. İnsan, sevdiği kişinin eşyalarına
sahip olmak istemiyor. Onun o eşyaları kullanmaya devam etmesini istiyor.
Akşam
güneşi hastane pencerelerinden içeri süzülmeye başladı. Koridorun beyaz
duvarları sarıya çaldı. Bir gün daha bitiyordu. Beklemek ise bitmiyordu. Babam
içerideydi. Ben dışarıda. Ama ilk kez, onun bana yıllarca söyleyemediği bazı
cümleleri duymaya başlamıştım. Belki dudaklarıyla hiç söylememişti. Ama
çalışarak...Susarak... Bekleyerek... Bizi ayakta tutmaya uğraşarak söylemişti.
Bazı
babalar "Seni seviyorum." demez. Bir ömür boyunca aynı cümleyi başka
şekillerde tekrar ederler. Ve insan bunu çoğu zaman, babasının elleri güçten
düştüğünde anlamaya başlar.