XXIV
Zeytin
Ağacının Gölgesi
İnsan bazı ağaçları unutmaz. Çünkü onların altında yalnızca dinlenmez. Büyür. Bizim evin bahçesinde yaşlı bir zeytin ağacı vardı. Ne zaman dikildiğini kimse tam olarak bilmiyordu. Babam, "Ben çocukken de vardı." derdi. Dedem ise gülüp geçerdi. "Biz doğmadan önce de vardı." Çocuk aklımla buna inanırdım. Bana göre o ağaç dünyanın başlangıcından beri oradaydı.
Hastanenin
penceresinden dışarı bakarken bahçedeki küçük süs zeytinini gördüm. Bir ağacın
gölgesi, insanı yıllar öncesine götürebiliyormuş. Babam yaz sabahları erkenden
kalkardı. Hava daha tam aydınlanmadan bahçeye inerdi. Bir elinde çapa... Diğerinde
eski teneke sulama kovası... Toprakla konuşur gibi çalışırdı. Ben de peşinden
giderdim. Aslında yardım etmek için değil. Merak ettiğim için. Çocuklar
büyüklerini izleyerek büyür. Farkında olmadan onların yürüyüşünü, bakışını,
susuşunu öğrenir.
"Baba..."
"Hı?"
"Bu
ağaç neden bu kadar yavaş büyüyor?"
Babam
çapasını toprağa sapladı. Bana dönmeden konuştu.
"Çünkü
acele etmiyor."
"Ama
incir daha hızlı."
"İncir
başka."
"Zeytin
başka."
Sonra
eliyle ağacın gövdesini okşadı.
"Zeytin
geç büyür."
"Ama
büyüyünce senden uzun yaşar."
O zaman bu
söz bana yalnızca bir bilgi gibi gelmişti. Bugün ise başka türlü duyuyordum. İnsan
da bazı acılardan sonra yavaş büyüyor. Ama belki daha sağlam kalıyordu.
Babamın
toprağa karşı tuhaf bir saygısı vardı. Yere ekmek kırıntısı düşse alır,
yüksekçe bir yere koyardı.
"Karınca
da rızkını alsın." derdi.
Bir dalı
gereksiz yere kıranı uyarırdı.
"Canlı
o."
Bazıları
buna gülerdi. Babam aldırmazdı. Onun dünyasında canlı olmak için konuşmak
gerekmiyordu. Bir gün bahçede çalışırken solucan çıkmıştı. Ben kürekle kenara
atmak istemiştim. Elimi tuttu.
"Öyle
değil."
Eğildi. Avucuna
aldı. Toprağın daha yumuşak olduğu bir yere bıraktı.
"Neden?"
"Onun
da işi var."
İşte babam
buydu. Hayatı boyunca büyük laflar etmedi. Ama küçük davranışlarıyla bize uzun
dersler bıraktı.
Koridorda
ayak sesleri yankılandı. Bir doktor hızla geçti. Arkasından iki hemşire yürüdü.
Kapılar açıldı. Kapandı. Hayat yine kendi düzeninde akıyordu. Ben ise hâlâ aynı
sandalyedeydim. Elimde telefon... Gözüm yoğun bakım kapısında... İnsan
beklerken en çok kendi geçmişini dolaşıyor. Çünkü gelecek belirsiz olunca,
hafıza daha yüksek sesle konuşuyor.
Öğleye
doğru kardeşim elinde küçük bir poşetle geldi.
"Abi."
"Evet?"
"Evden
birkaç şey getirdim."
Poşeti
açtım. Temiz bir gömlek... Diş fırçası... Bir de annemin eskiden kullandığı
küçük havlu. Elime aldım. İncecik olmuştu. Yıllarca yıkanmaktan rengi solmuştu.
"Bu
niye burada?"
Kardeşim
omuz silkti.
"Dolabın
üstündeydi."
Havluyu
elimde çevirdim. Annem onu her sabah mutfağın askısına asardı. Kimsenin dikkat
etmediği eşyalar vardır. Bir insan öldükten sonra en çok onlar konuşur.
Bir
havlu... Bir tarak... Bir gözlük... Bir fincan... Ev sessizdir ama eşyalar
konuşmaya devam eder.
Akşamüstü
doktor kısa bir bilgi verdi.
"Durumu
stabil."
Bu
kelimeyi günlerdir duyuyorduk. Ne sevinebiliyorduk... Ne üzülebiliyorduk. Sanki
hayat, iki nefes arasında durmuştu. Doktor gidince ağabeyim derin bir nefes
aldı.
"İnşallah
toparlayacak."
Kimse
cevap vermedi. Çünkü umut, yüksek sesle söylenince kırılacak ince bir cam
gibiydi.
Gece yeniden çöktü. Koridor yine doldu. Yeni yüzler geldi. Bazıları evine döndü. Bekleyiş hiç bitmiyordu. Her ailenin ayrı bir hikâyesi vardı. Ama bütün hikâyeler aynı kapının önünde birleşiyordu.
Bir ara cebimdeki cüzdanı çıkardım. İçinde eski
bir fotoğraf vardı. Babam... Annem... Ben... Henüz lise çağındaydım. Fotoğrafın
köşeleri yıpranmıştı. Uzun süre baktım. Sonra fark ettim. Fotoğraf çekildiğinde
hiçbirimiz geleceği bilmiyorduk.
Annem,
yıllar sonra hastane odalarında aylarca mücadele edeceğini bilmiyordu. Babam,
bir gün yoğun bakımda yatacağını bilmiyordu. Ben ise çocuklarımdan ayrı
kalacağımı... İki evlilik yaşayacağımı... Gecenin bir vakti bir hastane
koridorunda elimde eski bir fotoğrafla oturacağımı bilmiyordum. Belki de
hayatın merhameti buydu.
İnsan, yaşayacaklarını önceden bilseydi hiçbir yola cesaret edemezdi.
Fotoğrafı
yeniden cüzdanıma koydum. Başımı geriye yasladım. Yoğun bakım kapısının
üzerindeki kırmızı ışık yanıyordu. İçeride babam vardı. Dışarıda ben. Aramızda
yalnızca bir kapı yoktu. Söylenmemiş onlarca cümle vardı. Hiç kurulmamış uzun
sohbetler... Birlikte çıkılmamış yolculuklar... "Sonra konuşuruz."
diye ertelenmiş akşamlar... İnsan en çok, yaşayamadığı anların yasını
tutuyormuş.
Ve ben, o
gece ilk kez bunu bütün ağırlığıyla hissettim.