XX.
Gece
Nöbeti
Hastanelerde
gece, gündüzden daha uzundur. Saatler aynı hızla ilerler belki ama insanın
kalbi zamanı başka türlü sayar. Koridorun duvarındaki dijital saatte 02.17
yazıyordu. Başımı kaldırıp birkaç dakika sonra yeniden baktım. 02.20 Sadece üç
dakika geçmişti. Ama bana göre bir ömür kadar uzundu.
Yoğun
bakımın önündeki plastik sandalyeler, günlerdir sırtımın şeklini almış gibiydi.
İnsan uzun süre aynı yerde bekleyince, oturduğu sandalye bile onu tanımaya
başlıyor.
Koridorda
tanımadığım insanlar vardı. Ama artık yabancı değildiler. İsimlerini
bilmiyordum. Hangi şehirden geldiklerini... Nasıl bir hayat yaşadıklarını... Neyi
kaybetmekten korktuklarını... Hiçbirini bilmiyordum. Yine de aynı dili
konuşuyorduk.
Bekleyişin
dili...
Karşı
sırada oturan yaşlı adam, elindeki tespihi ağır ağır çekiyordu. Yanındaki kadın
başını duvara yaslamış uyuyakalmıştı. Uykusunda bile kaşları çatılıydı. Demek
ki bazı acılar, insan uyurken bile nöbet tutuyordu. Adam bir ara bana baktı. Göz
göze geldik. Başını hafifçe eğdi. Ben de aynı şekilde karşılık verdim. İkimizin
de söyleyecek sözü yoktu.
Çünkü bazı
yerlerde konuşmak, sessizliği incitmek gibi gelir insana.
Çay almak
için aşağı indim. Otomattan akan çayın rengi açıktı. Çaydan çok sıcak suya
benziyordu. Yine de aldım. Çünkü o an ihtiyacım olan şey çayın tadı değildi. Sıcak
bir bardağı avuçlarımın arasında tutmaktı. İnsan bazen elini ısıtarak kalbini
de ısıtabileceğini sanıyor.
Koridoru
temizleyen görevli kadın yanıma yaklaştı.
Elindeki
paspası kovaya bıraktı.
"Yoğun
bakım mı?"
"Evet."
"Kiminiz?"
"Babam."
Bir an
sustu.
Sonra
gözlerini yere indirerek konuştu.
"Geçen
sene ben de annemi burada kaybettim."
Ne
diyeceğimi bilemedim. Başsağlığı dilemek için çok geçti. Susmak için ise çok
erkendi.
Kadın bunu
anlamış olacak ki kendisi devam etti.
"İnsan
anne babasını kaybedince..."
Cümlesini
tamamlamadı.
Paspası
yeniden eline aldı.
"...kaç
yaşında olursa olsun yetim kalıyor."
Koridorun
sonuna doğru yürüdü. Ben elimdeki karton bardağa baktım. Çayın buharı yavaş
yavaş kayboluyordu. Tıpkı insanın, zaman geçtikçe bazı acılara alıştığını
sanması gibi. Oysa alışmıyordu. Sadece buhar görünmez oluyordu.
Telefonum
sessizce titredi. En küçük oğlum mesaj göndermişti.
"Baba...
Dedem iyi olacak mı?"
Defalarca
okuyup durdum. Bir çocuk, dünyanın en zor sorusunu sekiz kelimeyle
sorabiliyordu.
Cevap
yazmaya başladım.
"İnşallah."
Sildim.
"Doktorlar
uğraşıyor."
Onu da
sildim.
Sonunda
sadece şunu yazabildim.
"Dedene
herkes elinden geleni yapıyor oğlum." Gönderdim.
Mesaj
ekranda kayboldu. Ama içimdeki cevap kaybolmadı. Çünkü ben de bilmiyordum.
İnsan
bazen en çok sevdiği insanlara karşı çaresiz kalıyordu.
Tekrar
sandalyeme oturdum. Koridorun penceresinden dışarı baktım. Mersin uyuyordu. Şehrin
ışıkları, uzaklarda denize doğru uzanan ince sarı çizgiler gibi görünüyordu. Çocukken
geceyi severdim. Gece olunca bütün dertlerin uyuduğunu sanırdım. Meğer dertler
geceleri daha çok uyanık kalıyormuş.
Belki de
bu yüzden hastaneler geceleri daha sessiz değil, daha derin olur.
Beklemek...
Hayatımın en tanıdık duygusuydu. Üniversite sınavının sonucunu bekledim. İlk
atamayı bekledim. İşe alışmayı bekledim. Sevdiğim insanların beni anlamasını
bekledim. Çocuklarımla daha çok zaman geçireceğim günleri bekledim. Mutlu
olacağım zamanı bekledim. Şimdi de babamın gözlerini yeniden açmasını
bekliyordum.
Düşündüm
de...
Belki
insanın hayatı, gerçekleşenlerden çok beklediklerinden oluşuyordu.
Sabaha
karşı saat dörde yaklaşırken yoğun bakım kapısı açıldı. Koridorda oturan herkes
aynı anda ayağa kalktı. Kimsenin bunu söylemesine gerek yoktu. Umut, insanları
aynı anda ayağa kaldırmayı biliyordu.
Doktor
elindeki dosyaya baktı. Bir isim söyledi. Başka bir aile öne çıktı. Kadının
dizlerinin bağı çözüldü. Adam iki eliyle yüzünü kapattı. Doktorun dudakları
hareket ediyordu ama ben hiçbir şey duymuyordum. Sadece kadının ağlayışı
koridorun içinde yankılanıyordu.
Yavaşça
yeniden oturdum. İçimde tuhaf bir his vardı. Bir başkasının acısı... Benim
umudumun hâlâ devam ettiğini gösteriyordu. İnsan böyle zamanlarda sevindiği
için değil...
Sevinemediği
için utanıyordu.
Sabah
ezanının ilk sesi uzaklardan duyulmaya başladı. Koridorun camından içeri ince
bir melodi gibi süzüldü. Babam geldi aklıma. Çocukken pazar sabahları erkenden
kalkardı. Mutfaktan çay kokusu gelirdi.
Ben
gözlerimi açmadan annem,
"Mahmut,
kalk oğlum." derdi.
Ben
yorganı biraz daha üzerime çekerdim. Babam ise her zamanki sakinliğiyle,
"Bırak
uyusun." derdi.
"Çocuk
daha."
Şimdi o
çocuk kırk altı yaşındaydı. Annesini toprağa vermişti. Babası yoğun bakımdaydı.
Ama içinde
hâlâ, pazar sabahları biraz daha uyumak isteyen o çocuk yaşıyordu.
Gözlerimi
kapattım. Belki birkaç dakika uyumuşum. Rüyamda annem mutfaktaydı. Çay
demliyordu.
Her
zamanki gibi arkasını dönmeden konuştu.
"Çabuk
ol."
"Nereye
anne?"
"Baban
beklemez."
Tam o
sırada omzuma bir el dokundu. Gözlerimi açtım. Hemşire önümde duruyordu.
"Mahmut
Bey..."
Ayağa
kalktım.
Kalbim
göğsüme sığmıyordu.
"Babanız..."
Hemşire
cümlesini tamamlamadan önce, hayat sanki bir anlığına durdu.
Bazı anlar
vardır.
İnsan o
anın öncesindeki kendisiyle, sonrasındaki kendisinin aynı kişi olmayacağını
hisseder.
Ben de o
an, tam o eşikte duruyordum.
—Hâkimyâ