XXVII
Otogar
İnsan
hayatında bazı yolculukların dönüş bileti olmaz. Minibüs firması yine aynıydı. Mavi
yazılı tabelası... Camın önündeki plastik sandalyeleri... Şoförün elindeki
yolcu listesi... Sanki hiçbir şey değişmemişti. Değişen yalnızca bendim.
Yoğun
bakımın önünde otururken, birden otobüs kokusu geldi burnuma. Mazot... Sıcak
asfalt... Demli çay... Ve eski koltuk kumaşlarının kendine has kokusu... İnsan
hafızası ne garipti.
Bir koku,
yıllardır açılmamış bir kapıyı sessizce aralayabiliyordu.
Üniversiteyi
kazandığım gün, annem sevinçten ağlamıştı. Ben ise şaşkındım. Hayal kurarken
insan sonucu düşünmüyor. Sonuç gelince de ne hissedeceğini bilemiyor.
Babam
gazeteyi katlayıp masaya bırakmıştı.
"Adana..."
demişti.
Başka
hiçbir şey söylememişti. Annem hemen karşı çıkmıştı.
"Ne
demek Adana?"
"Çocuk
tek başına nasıl yaşayacak?"
Babam
çayından bir yudum aldı.
"Yaşayacak."
"Daha
çocuk."
"Çocuk
değil artık."
Annem bana
baktı. Sanki son sözü ben söyleyecekmişim gibi. Ben ise sessizdim. Gitmek
istiyordum. Ama gitmekten korkuyordum.
İnsan aynı
anda hem yola çıkmayı hem de evde kalmayı isteyebiliyormuş.
Adana’ya
gideceğim sabah annem herkesten önce uyanmıştı. Mutfakta ışık yanıyordu. Ben
salona geçtiğimde masanın üzerinde küçük bir dağ kurulmuştu. Peynirli
poğaçalar... Haşlanmış yumurtalar... Zeytin... Domates... Küçük bir kavanoz
reçel...
Sanki
Adana'da hiç yemek yokmuş gibi hazırlık yapmıştı.
"Anne..."
"Bunların
hepsi fazla."
Hiç başını
kaldırmadan konuştu.
"Fazla
değil."
"Bozulur."
"Bozulursa
atarsın."
Bir
poğaçayı peçeteye sararken ekledi.
"Aç
kalmazsın."
Şimdi
dönüp baktığımda anlıyorum.
Anneler
yemek hazırlamaz. İçleri rahat etsin diye umut paketlerler.
Babam
sessizce arabaya valizi yerleştiriyordu. Eski kahverengi bavul... Metal
kilitli... Köşeleri aşınmış... İçine birkaç gömlek... Birkaç kitap... Bir de
annemin kat kat yerleştirdiği dualar sığmıştı.
Yola
çıkmadan hemen önce babam cebinden bir zarf çıkardı.
"Bunu
minibüste aç."
"Ne
var içinde?"
"Gidince
bak."
Soracak
başka soru bulamadım. Zarfı cebime koydum.
Otogarda
her zamanki kalabalık vardı. Kimileri uğurluyor... Kimileri karşılıyordu.
Çaycı
yüksek sesle,
"Taze
çay!" diye bağırıyordu.
Muavin
bagaj kapaklarını kapatıyordu.
Annem
sürekli bir şeyler söylüyordu.
"Üşütme."
"Aç
kalma."
"Kirli
çamaşırlarını bekletme."
"Geç
yatma."
Söylediklerinin
yarısını duymuyordum. Çünkü ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu.
Babam yine
susuyordu.
Minibüs
hareket etmek üzereydi. Muavin, "Adana!" diye seslendi. Valizimi
aldım. Tam merdivene çıkacakken babam omzuma dokundu.
İlk kez
gözlerimin içine uzun uzun baktı.
"Git."
dedi.
"Oku."
Başka
hiçbir şey söylemedi.
Ama o iki
kelimenin içinde bir ömür vardı. Ben minibüse bindim. Cam kenarına oturdum. Motor
çalıştı. Minibüs ağır ağır hareket etti. Annem el sallıyordu. Gözyaşlarını
artık saklamıyordu. Babam ise olduğu yerde duruyordu. Sadece başını hafifçe
kaldırdı. Ben de elimi cama koydum. Minibüs dönerken onları son kez gördüm. Annem
hâlâ el sallıyordu. Babam hâlâ aynı yerdeydi. O gün ikisini de ilk kez arkamda
bıraktığımı sanmıştım. Oysa insan anne babasını hiçbir şehirde arkasında
bırakamıyormuş. Onlar bavuluna görünmeden yerleşiyor. Seslerine alışıyorsun.
Yokluklarına
asla.
Minibüs Tarsus'u
geçtikten sonra babamın verdiği zarfı açtım. İçinden birkaç banknot çıktı. Bir
de küçük, kareli bir kâğıt. Babamın eğri büğrü yazısıyla tek cümle yazıyordu.
"Para
biterse üzülme. Adamlığın bitmesin." Kâğıdı elimde uzun süre tuttum.
Camdan
dışarı baktım. Çukurova'nın uçsuz bucaksız tarlaları akıp gidiyordu. Ben henüz
bilmiyordum.
Bir gün,
yıllar sonra, bir hastane koridorunda otururken en çok o cümleyi
hatırlayacağımı...